• Doğa Dema

Suya Düşmek


1.Bölüm - Korkumu Alçaklığına Alet Etme


‘‘Geceleri üşüyor musun?’’ diye sordu.


Kısık ‘‘Tıh’’ dedim. Yalanı kısık sesle söylerim ben. Dilime yalan bulaştığında onu kısa ve kısık tükürürüm. Yere serilmiş kırmızı kelebeğe bakıp ‘‘Halıyı yeni mi aldın?’’ diye sordum.


Soğuğun gizinden sıyrıldı, ‘‘Evet, birlikte yaşasaydık aldırmazdın’’ dedi.

‘‘Korkuyorum’’ dedim.


Yere serilmiş kırmızı kelebeğe bakıp ‘‘Ömrü ne kadar ki?’’ dedi.


Gözlerimi kırmızıdan çekip önce omuzlarına sonra dudaklarına ve en son gözlerine bakıp ‘‘Ömrümüz ne kadar ki?’’ dedim. Ona aldığım kahverengi kazağı giymiş, kahve omuzlarına işlemiş, benim paramla bana duvar örmüş. ‘‘Kimin parasıyla kime şekil yapıyorsun?’’ diyemedim tabi, senin param benim param yoktu o zamanlar, o zamanların hatırına sustum, çoğu şeyi o zamanların hatırına yuttum. İskambil fallarına yansıyan tutkuyu, kaygıyı, korkuyu nasıl silebilirim ki? Pek de umurumda değil aslında, karo papaza, maça kızına, sinek valesine öyle aman aman bir inancım yok. Artık bir inancım yok.


‘‘Aynı şey mi?’’ diye sordu.


Özümden çekilip ‘‘Bilmiyorum’’ dedim. Avcuyla çenesini sıvazlayıp tezgâhtaki sigara tabakasına uzandı sonra tabakadan bir dal çekip bana uzattı. ‘‘Sigaram var’’ dedim.


‘‘Adıyaman tütünü’’ dedi.


‘‘Yok, sağ ol’’ dedim. Fitreyi iki kez masaya vurup dudaklarına sıkıştırdı. Dudaklarıyla sardı, dudakları tütünü tuttu, tutmasaydı düşerdi. Tutsaydı ben de düşmezdim, tutmadı. Dumandan kaybolan burnundan gözlerimi çekip, yüzümü kornişe çevirdim ‘‘Perdeleri hiç yıkamamışsın’’ dedim.


‘‘Sorma, işleri üstüme yıktılar, kafamı kaldırıp etrafa bakamıyorum. En son sen yıkamıştın işte…’’ dedi. Kafasını kaldırıp etrafa bakamıyormuş, yazık!


İçimi saran çirkin acıma duygusundan arınıp -kısık- ‘‘Anladım’’ dedim. Anladığım bir şey yok oysaki hatta hiçbir şey anladığım yok. Kelebekli halı alacak enerjiye sahip ama bir güneşliği makineye atamayacak kadar yorgun. Anlamıyorum, bu siktiğimin dünyasında anlama dair hiçbir şey aramıyorum artık. O sigarasını söndürdüğünde montumun cebinden sigara paketimi çıkarıp bir kısa george karelias yaktım. Dört ay önceye kadar dumanlarımız sevişirdi, şimdiyse küllerimizin aynı bardak altlığını paylaşması bile canımı sıkıyor. Kalkıp kahve suyu koydu, zamanlaması hep böyle tezat. Terlik giymemiş, ayakları ne kadar da büyük, bana bir bebek ayağını andıran ayakları ne kadar da büyükmüş. Su ısıtıcısının ‘tık’ sesiyle kendime geldim, 100 dereceye ulaşmış suyun şefkatimin kılcal damarlarını tıkamasına izin verdim. Kaynayan suyu hemen kupaya dökmemeliymişiz, kahve yanarmış.


‘‘Hep dizilerden öğreniyorsun böyle şeyleri’’ dedim. Güldü. Gamzeleri bıraktığım yerde. ‘‘Yalnızlık nasıl?’’ diye sordum. Böyle pat diye sormamı beklemiyordu herhalde, sustu biraz.


‘‘Yani nasıl tarif etsem bilmiyorum. Kahvaltı etmeyi unuttum mesela, insanın canı tek başınayken bir şey istemiyor’’ dedi.


Kafamı çevirip ‘‘Mideni şu buzdolabı gibi boş bırakma’’ dedim.


‘‘Dolabın boş olduğunu nereden biliyorsun?’’ diye sordu.


‘‘Üç yıldır alışverişi ben yapıyorum’’ dedim. Güldüm. Ağlar gibi gülüyorum, gülerken bile ağlıyorum. Çok çirkin gülüyorum. O da güldü. Gülmek bir insana bu kadar mı yakışır?


İki elle sarıldığı kahvesinden bir yudum aldı, ‘‘Yalnızlık nasıl?’’ diye sordu. Bir süre bacaklarımı ısıtan kupanın kulpunu sıkarak durdum.


‘‘Ev terk edilmiş sahil kasabası, beni soracak olursan… -sustum- Yerde kırmızı kelebek varken hiçbir şey düşünemiyorum’’ dedim.


Dişlerini sıkarak başını salladı, ‘‘Hava durumun nasıl?’’ diye sordu.


‘‘Yüzde doksan oranında kar yağışlı’’ dedim. Soru sorarmış bir tonla ‘‘Soğuk’’ dedi.


Düşman inime girmiş gibi bir tonla ‘‘Soğuk’’ dedim. "Kahveni iç, soğuyacak" der demez bir yudum aldım.


‘‘Ayaklarının üşüdüğü, soluk soluğa buraya geldiğin Pazar’ı hatırlıyor musun?’’ diye sordu.


‘‘Hatırlıyorum, elektrikler gitmişti, ev buz kesmişti. Hatırlamaz mıyım? Beni koridorda ağırlamıştın’’ dedim.


Ellerini göğsünden düşürüp ‘‘Gök gürültüsünden korkuyorum’’ dedi. Gülümseyerek başımı salladım. ‘‘O Pazar sen soğuktan, ben korkudan arınmıştım, soğuğu ve korkuyu dindirmiştik’’ dedi.


‘‘Sus’’ dedim içimden. ‘‘Sus, Allah'ın cezası sus’’ dedim. Sancağını yitirmiş ordu hüznüyle bir sigara daha yaktım. Sıcaklığını kaybetmiş kahveden art arda üç, dört yudum aldım. Kırmızı kelebeğe bakıp ‘‘Korkumu arsızlığına alet etme’’ dedim.

Korkumu alçaklığına alet etme.


2.Bölüm - Bazen Bu Çocuğa Çok Üzülüyorum


Yorulmuştum, geçmişe şöyle bir göz ucuyla bakmak bile alt üst etmişti beni. Sesini duymak istemiyorum, çekip gitmek, evime dönmek istiyorum. Dudaklarından dökülen anılar sancıya evirilip mideme oturuyor. Biz bokun içine batınca konuşmak aklına geliyor, o zamanlarda da ev imalarla dolu oluyor. Saçı sakalı Semih Kaplanoğlu’nu andırıyor diye yaptığı hareketlere bak, beni ucu bucağı olmayan buhranlara sürüklemekten başka bir işe yaramıyor. Kızgınım ama kızgınlığım bu satrancın sonunu getirmeme mani olamaz çünkü ikizimiz de biliyoruz, şimdi gitsem geri döneceğimi ikimiz de biliyoruz. Sesi bana iyi gelmiyor, o da biliyor. Bana ne zaman iyi gelmediğini o da biliyor. Buna rağmen, her şeye rağmen geçmişin tozlu raflarını bana yalatıyor. Ayıp denilen bir şey var be, ayıp denilen bir şey var! Ben konuşmayınca o da sustu, cevapsız kalmayı hiç sevmez. Kendime gelmek, ağzımda atan kalbimi yatıştırmak için bir bardak su istedim. Hemen yerinden kalktı, onu tanımasam bir dediğimi iki etmediğini düşüneceğim, nitekim tanıyorum. Sürahideki su, bardağı doldurduğunda yüzünü bana dönüp suyu uzattı.


‘‘Su verenlerin çok olsun’’ dedim. Hiç tepki vermeden yerine geçti. Avuç içlerinde biriken telaş bardağa işlemiş, kıyamam! Bir yudum su içtikten sonra derin bir nefes aldım ardından gözlerimin içine bakarak sorduğu ‘‘İyi misin’’ sorusuna cevap verdim. ‘‘Henüz ölmedim’’ dedim.


Biraz durduktan sonra yanında duran sigara tabakasına yöneldi, bir sigara yakıp ‘‘Bizi örümceklere benzetiyorum’’ dedi. Yüzümü ekşitip gözlerine baktım. ‘‘Cinslerinin adını bilmiyorum ama bu örümcekler çiftleşirken, erkek dişiyi döllerken, dişi erkeği yemeye başlıyor ve çiftleşme sona erdiğinde erkek de sona eriyormuş’’ dedi.


‘‘İşleri üstüne yıkmaları belgesel izlemene mani olamamış’’ dedim.


Sanki hiç konuşmamışım gibi lafına devam etti. ‘‘Bak, bunun erkeği dişisi yok, ben seni öldürüyorum’’ dedi.


Öfkemi ışık girmeyen mutfağın tam ortasına kusacakken biraz durdum, kırılmadık tek kemiğimizin kalıp kalmadığını düşündüm, kalmadığına kanaat getirdiğimde ne konuşmak ne dinlemek istiyordum. Ne yapacağımı bilmiyordum, bilinmezliğin edepsiz çukurunda ‘‘yapma’’ dedim kedime. O an birinin korkularımın sadece benim olduğuna, o olsa da olmasa da değişmeyeceğine inandırmasını istedim. Birinin beni onsuzluğa inandırmasını istedim. Belki daha sonra o birinden korkularımı alıp gitmesini de isteyebilirdim ama bu daha sonraydı. Masanın köşesinde duran elimin kayıp düşmesiyle irkildim, elimi dizime dayadım. Elim hiç boşluğa düşmemiş, elimi tutsun diye masanın köşesinde tutmamışım gibi yaptım. Elim boşluğa düşmüştü fakat elimi tutmamıştı. Artık şaşırmıyordum. İnsanın ümitsizlikle bazı duygularını yitirdiğini daha lisede fark etmiştim. Bazen ruhumu korumak için bazen hiç anlamadan bazı duygularımı yitirmiştim. Derin bir nefes alıp başımla sigara tabakasına işaret ettim, ‘‘Memleketimden bir dal versene’’ dedim. Bunu bekliyormuş gibi hemen tabakanın kapağını açıp bana uzattı. Bir dal sigarayı kendime doğru çektim, fitreyi iki kez masaya vurmadan dudaklarıma götürdüm, düşen sadece tütün olsun. Paketimin içinden çakmağımı çıkarıp sigaramı yaktım. Beni öldürüyormuş, lafa bak. Ağır ağır yanan tütünü bardak altığına yaslarken ellerine baktım. ‘‘Ellerinin bir katilin elleriyle uzaktan yakından alakası yok’’ dedim. Ne dediğimi iyi biliyorsun, inadına yapıyorsun diyen bir bakışla kafasını salladı, bu bakış ona hiç yakışmıyor.


‘‘Hayatında kaç kez katil gördün?’’ diye sordu.


Birdenbire kaşlarımı çattım, ‘‘Bak’’ dedim, ‘‘Bak, ben Prison Break’i tek solukta bitirmiş insanım, bana böyle sorular soramazsın’’ dedim. Lafımı bitirdiğimde hemen bir sigara daha yaktım. Gülüyordu. Sanki komik bir şey söylemiştim, niye gülüyordu ki? ‘‘Bensizlik ona hiç yaramamış, iyice sinirleri bozulmuş bunun’’ diye geçirdim içimden. Ben ne bağımlılar, kaçakçılar ne katiller görmüştüm, gözünden tanırdım insanı gözünden! Yani ne o katildi ne de ben maktül, adım kadar emindim. Tüm ciddiyetimle ‘‘Saçmalıyorsun’’ dedim.


‘‘Saçmalıyorum’’ dedi. Gülerken konuştu, demek ki yalandan gülüyordu zaten gülünecek bir şey de yoktu ortada. Yorulmuş olmalı ki alnını avucuna dayadı, sol yumruğuyla çok sert olmayan ama çok da hafif olmayan bir güçle masaya vurdu. Duvarda asılı olan çocukluk fotoğrafına bakıp ‘‘Bu çocuğa çok üzülüyorum’’ dedi.

Bazen bu çocuğa çok üzülüyorum.


3.Bölüm – Survivor izlememekle Norveç vatandaşlığı kazanamıyorsun


Bazen bu çocuğa çok üzülüyormuş… Yazık! Birazdan, hatta şimdi ben içten içe söylenirken bir tek onun dizleri kanamış, bir onun dudağı patlamış gibi konuşacak. Hep böyle, sarsıntıları hep bencil… Yok, hiç değişmeyecek, ne zaman başı sıkışsa, ne zaman kuyruğuna basılsa ısıtıp ısıtıp aynı yemeği koyacak önüme, gitme sesi duymadan kalanlar grubuna ekleneceğim, tekrar tekrar. ‘‘Dizlerine ve dudaklarına bulaşan kan değil, vişne reçeli’’ demeyeceğim bu sefer. Yok, yine derim, sonra yine olsa yine derdim, yine kalırdım derim. Yok, hiç değişmeyeceğim, ne zaman başı sıkışsa her şeyi boş veririm, ne zaman yavru köpek gibi göğsüme yanaşsa sarmalarım. Yok, hayır. Yok, değişeceğim. Yatağın soğukluğuna, sessizliğin kimsesiz çığlıklarına alışmışken, yok, bu sefer olmaz, gerçeğe yaklaşmışken, güneşin doğuşunu izlemişken olmaz. Konuşmadı, avcu hala başında, dudaklarını hiç kımıldatmadı. Dili dişlerine değmeden evime dönmeliyim. Evime dönüp, duvara baka baka kahve içmeliyim. Kısacık bir an, vicdanımın lavla kaplı duvarını soğutma telaşıyla kısacık bir an ‘‘Ben nasıl bir hikâyenin içindeyim lan? Bu karşımdaki kim? Neresindeyim zamanın? Duvardaki çocuk neyin nesi? Bu anın kaçı benim? Ben bunun anası mıyım babası mıyım? Banane lan çoluktan çocuktan? El alemin doğurduğundan banane?’’ gibi bir sürü soru sordum kendime. Yine babasından yediği dayakları anlatacak diye düşündüm, bunları kaçıncı dinleyişim olduğunu düşündüm, mal etti beni dedim, sonra durdum, bu ben değildim. O da duruyordu, bu da o değildi. Niye susuyordu, hayır yani bildiğim şeyleri anlatacaksa ne vardı bu kadar susulacak? Bir şey vardı ki susuyordu, bazen en boktan insana bile zaman tanımak lazım. Kendine gelir, hem belki iyi gelir diye kahve yapmaya kalktım, kahveden ve tütünden başka bir dost yoktu ya da kahve ve tütün diğer dostlara nazaran daha ucuz ikililerdi. Dikkatini dağıtmamak için yavaşça doğruldum, ağır adımlar attım. Fitre kahvesi bitmiş, hem geleceğimi biliyor… ‘‘Neyse’’ dedim kendime, ‘‘Neyse, boş ver’’ dedim. Çatal bıçak çekmecesinin diplerine sakladığı ucuz market kahvesi kalmış mı diye baktım, kalmıştı, zorda kalmadıkça içmezdi, hiç bu kadar zorda kaldı mı acaba diye düşündüm ama hemen bu düşünceden sıyrılıp işime gücüme baktım. Ben kaynamış suyu -laf olsun diye kahve denilen- kahveye yedirirken sigarasını yaktı ‘‘bir dur be, biraz sabret’’ dedim içimden. ‘‘Neyse… Neyse boş ver’’ diye yineledim sonra. Çay kaşıkları yine kaybolmuş, çay kaşıklarını yiyor mu ne yapıyor anlamıyorum. Tatlı çatalıyla karıştırdığım kahvesini önüne koyup yerime oturdum. Yerime geçtiğimde, ikimiz de kahvelerimizden ilk yudumlarımızı alıyorduk. Kafasındakileri toparlasın diye ya da hiçbir şey düşünmeden biraz soluklansın diye sakince, müthiş bir sabırla bekledim. Bu sefer hangi… Diye düşünmeye başlayacakken ‘‘Bıktım’’ dedi. Sadece bıktım. Dedesinin ne olur ne olmaz diye yanından ayırmadığı çakısını saatlerce tasvir eden insanın ağzından yalnızca bir kelime duymak her insanı ürkütür, nitekim beni de ürküttü. ‘‘Nasıl yani’’ diye sordum.


‘‘Bıktım işte’’ dedi. Bıkmışmış işte! Ne anlamam gerekiyorsa bundan…


‘‘Senin bıkman neyi değiştiriyor?’’ dedim. ‘‘Herkes bıktı. Ben senden bıktım, bir başkası diğerinden, diğeri öbürküsünden… Herkes bıktı. Senin bıkman neyi değiştiriyor?’’ dedim. Yanakları kızardı, avucuyla birlikte başını iyice kendine çekti. Değersizleşmek, değersizleştirilmek, değersizleştirmek ne kötü… Ne hain bir şey değer. Bu kavramı hiç sevmiyorum. Birilerini kolonileştiren birilerini yalnızlaştıran kavramı hiç sevmiyorum. Bu tuhaflığı kimseyle tartışacak gücüm de yok. Ne yalancılara ne de soysuzlara laf anlatacak takatim var. Ne olursa olsun aşağı bakmayacağım derken kafamı öne eğdiğimi fark ettim. ‘‘Ben de bıktım’’ dedim. İki dudağımın birbirine değmesiyle birlikte başıma bir ağrı saplandı. Benim bıkmam neyi değiştiriyor?


‘‘Ben bizi, yani seni, yani senin için söylememiştim’’ dedi. ‘‘Dedem ‘çabalamadığın hayatta bocalarsın’ demişti, ne kadar çabalasam da olmuyor, gidemiyorum ’’ dedi.


‘‘Çocukça bir hevesle Norveç vatandaşlığı kazanamıyorsun’’ dedim.


Survivor izlememekle Norveç vatandaşlığı kazanamıyorsun.


4.Bölüm – ‘‘Meğer o akşam bir katilin rızkıyla doymuşum.’’


Yüzü bin parçaya bölünmüştü. Gözlerine baktım, o gözlere iyi baktım, ağlayacağını düşündüm. Neyse ki ağlamadı, sebepsiz kavgalarımızda yaşlarına hâkim olamayan çocuk büyümüştü, kirpikleri ıslanmıyordu artık. Bir anda oturduğu yerden kalktı, hayret ettim. Çünkü ben hüzünlenirken tuvalete bile gitmem, hüznü bölmem. Bana bazen en sıradan eylemler bile Ağrı Dağı’na tırmanmak gibi gelir. Ama dediğim gibi, o, bir anda oturduğu yerden sıçradı. Kim bilir belki de ben sokağa karıştığımda, kaldırımlara sarıldığımda kendisine alelacele bir çanta hazırlar önce Tendürek’e ardından hızını alamayıp Süphan’na, Uludoruk’a bile çıkardı. Bu kuvvetle yapamayacağı bir şey yoktu, bir an için gurur duydum hemen sonra kalbime kramplar girdi. Heyecan değil, heyecanlandıklarımız ufalmıştı. Saz da çaldık, keman da, bölüştük, bölüştükçe birleştik, kendine tahammülü olmayan insanlardık. Ben içimden dağ, taş derken o mütevazılığını bozmayıp, üç yıldır duvarda asılı duran çocuğu çerçevesinden çıkarıp önüme koydu. Oturdu, anlatmaya başladı. ‘‘Geçen ay kardeşim aradı, durumu sıkışıkmış, bir miktar borç istedi. Elimde büyüyen çocuk benden utana sıkıla para istedi. Bakma, öyle kafanda canlanan piçlerden değil, ilkokuldan sonra anamla babamın eline bakmadı, kendi harçlığını kendi kazandı. Belli, ciddi bir durumun olduğu belli ama benim kazandığım kendime yetmiyor.’’ Gözlerini sıkıca kapayıp açtıktan sonra fotoğrafı ters çevirdi. Fotoğrafın arkasında ‘‘herkesi mutlu etmek çok zor’’ yazıyordu. Anlatmaya devam etti. ‘‘Okulu kazanmadan önce dedem, babaannem, annem, babam, kardeşim ve ben küçük bir evde yaşıyorduk. Akşamları babaannem, annem ve kardeşim erken uyur, dedem ve babamla ben sokak lambalarıyla aydınlanan salonda sessiz sessiz otururduk. Bir akşam yine salonda otururken gök gürültülü, dehşet bir yağmur yağıyordu, babam kolçaktan destek alarak kalktı, ağır ağır mutfağa gitti. Döndüğünde bir elinde iki çay bardağı diğer elinde de sürahi vardı. Çaprazıma oturdu, ceketinin cebinden yarısına kadar dolu, büzülmüş bir pet şişe çıkardı. Gökteki kara bulutlar babamın gözlerindeydi. Babamı ilk defa ağlarken gördüm.


Koca adam ‘‘bugün benim canım gitti’’ diyerek ağlıyordu. Dedem dışarıyı, ben babamı seyrediyordum. Babam ağzına içki sürmezdi, meğer o akşam babamın canı gitmiş. Meğer o akşam benim amcam ölmüş. Çok eskiden amcam bir kızı sevmiş, dedem istememiş, kızı başkasına vermişler dedem de köydeki evi satıp ile taşımış aileyi.


Bu olaydan sonra amcamla dedemin birbirlerine bağırıp çağırmadıkları bir günü olmamış, yine hiddetlendikleri bir gün amcam ceketini almış tam çıkıp gidecekken dedem, ‘‘o eşikten dışarı adımını atarsın…’’ diye başlayan, sonu olmayan ama tahmin etmesi de zor olmayan bir söz söylemiş. Amcam yüreğinin hırçınlığıyla evi terk etmiş, önce bir fabrikaya girmiş, kazandığı iki kuruşu içkiye harcamış. İlk iki sene babam kirasına yardım ederek destek çıkmış ama evlenince, üstüne de kardeşimle ben dünyaya gelince o da elini ayağını çekmek mecburiyetinde kalmış. Amcam önce kimsesiz sonra da evsiz kalmış. İşte o akşam babam tornadan eve dönerken, bir çöpün kenarında amcama rastlamış.


Perişan haldeki kardeşini kolundan tutup eve getirmek, iyileştirmek istemiş, saçını sakalını kesmek, karnını doyurmak istemiş ama amcam ‘‘ölsem de o eşikten içeri adımımı atmam’’ demiş, yanına oturtmuş babamı. Önce elindeki yarım, ezik büzük pet şişeyi sonra da iç cebinden nereden bulduğunu kendisinin de bilmediği tabancıyı babama uzatmış.


Ölümden korktuğu kadar Allah’tan korkmayan amcam ‘‘bıktım’’ demiş. Yalnızca ‘‘bıktım’’ demiş.


Babam da aynı senin gibi ‘‘herkes bıktı kardeşim. İnan kimsenin dayanacak gücü yok. Bak, ellerime bak kardeşim, böyle mi olmak vardı, iki kuruşa biat etmeye mi geldik bu dünyaya, mecalim kalmadı Celal, evde beş boğaz beni bekliyor, kardeşim çöplüklerde sızıyor… Bıktım Celal, ben de bıktım, herkes bıktı kardeşim. Söyle, ne yapayım? Konuş, bir şey söyle yapayım’’ demiş.


Soğuktan ve sarhoşluktan dili dönmeyen amcam ‘‘beni vur’’ demiş. ‘‘ölüm acımdan geleceğine elinden gelsin abi’’ demiş. Meğer o akşam babamın canı gitmiş. Meğer o akşam benim amcam ölmüş.’’


‘‘Meğer o akşam bir katilin rızkıyla doymuşum.’’

80 görüntüleme0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör