• Berkay Çakıbey

İLESAM Genel Başkanı Şair Mehmet Nuri Parmaksız İle Röportaj

Mehmet Nuri Parmaksız kimdir? Yazmaya nasıl başlamıştır? Neden başlamıştır? Yazarken ne hedefler?


1974 yılında İstanbul’da doğdum. Aslen Düzceliyim ama hiç Düzce’de yaşamadım. Çocukluğumda ve sonrasında yaz tatillerinde Düzce’de çok kaldım fakat liseyi bitirene kadar İstanbul’da yaşadım. Düzce yeşiliyle ve doğasıyla beni çok etkilemiştir. Dün gibi hatırlarım: Çocukluğumda tek başıma veya arkadaşlarımla ormanda gezintiler yapardık. Belki de, doğaya dikkatli bir şekilde bakmayı, eşyanın ve maddenin özündeki esrarı o gezintiler esnasında çözmeye başlamışımdır.


Liseyi, İstanbul’da Fatih Vatan Lisesi’nde bitirdim. Üniversite hayalim hep edebiyat fakültesini okumaktan yanaydı. Tercihlerimin hepsi değişik üniversitelerin edebiyat bölümleriydi. Çok çalıştım ve sonunda Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü kazandım. Üniversite yıllarım edebiyat ve sanat açısından dolu dolu geçti. Lise yıllarında başlayan şiirle ilgim, üniversite öğrenimi içerisinde heves olmaktan çıkarak sanatın bu dalıyla ve nesirle ciddi olarak ilgilenmeye başladım.


Ciddi manada ilk şiirimi ortaokul birinci sınıfta yazdım. Kısa zamanda şiir yazdığım arkadaşlar arasında duyuldu ve liseden mezun olana kadar “şair” lakabı arkamdan geldi. İlk zamanlar hoşuma gitti tabi ama şairliğin çok zor bir şey olduğunu o zamanlar bilmiyorduk. İlk ciddi nesrimi ise orta ikinci sınıfta yazdım. Çanakkale Türküsü üzerine yazılmış bir hikâyeydi bu. Sanırım İstanbul Valiliği veya Milli Eğitim Müdürlüğü türkülerin hikâyesi kapsamında bir yarışma düzenlemişti ve hikâyem okulda birinci oldu. Yarışmaya katıldık ama derece alamadım. Sonuçta Türkçe öğretmenimle hikâyemin cümleleri üzerine çok konuştuk ve nerdeyse her cümlesini defalarca okuyup, düzelttik. Bu çalışma sistemi benim yazı yazmayı sevmeme yol açmış olabilir.


Ortaokul birinci sınıftan itibaren yazdıklarımın şiir olmadığını anlamam neticesinde, yazdığım bütün şiirleri yırtıp attım. O zamanlar şiirin sadece duygularla yazılabileceğine inanıyordum. İlk şiirim, 1993 yılında İlk Yaz dergisinde yayımlandı. Şiirin ismi, “Her Lahza Bir Hayalde” idi. Prof. Dr. Mustafa İsen dahil olmak üzere birçok kişiden bu şiir hususunda sitayiş dolu sözler iştim. Bu övgü dolu sözler benim şiire daha bir sıkı sarılmamı sağlasa da, üniversite boyunca yazdığım şiirleri sonradan beğenmedim ve ikinci defa şiirlerim hepsini yırtıp attım. Sanırım şiirlerimi beğenmemem, onları yırtıp yok etmem, kendimle ve sanatımla yaşadığım bir hesaplaşmaydı. Kanaatim odur ki, bunu her şair belli dönemler içerisinde yaşar ve bu süreç zaman içerisinde kendini tekrar eder.


Üniversiteyi bitirdikten sonra Mardin’de, Ağrı’da ve Ankara’da çeşitli okullarda edebiyat öğretmeni olarak çalıştım. Üniversiteden sonra, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Halk Edebiyatı alanında “Aşık Edebiyatında Ağıt Konulu Destanlar” adlı tez çalışmamla master yaptım.


Şiir üzerine yazdığı makaleler ve şiirler “İlk Yaz, Erciyes, Sarmaşık, Gülpınar, Simav Anadolu, Maki, Hisler Bulvarı, Kümbet, Karınca, Bizim Ece, Size, Çağrı, Bizim Külliye, Berceste, İLESAM İlim ve Edebiyat, İmbik ve Türk Dili vb... birçok dergide yayınlandı.


2006 yılında yapılan seçimde İLESAM Yönetim Kurulu üyesi olarak seçildim ve 2008 Ocak ayına kadar İLESAM'ın Başkan Yardımcılığı görevinde bulundum. 2010 yılından beri İLESAM’ın Genel Başkanı olarak görev yapmaktayım. Birçok dinleti ve toplantı da, “Şiir Estetiğimiz ve Şiirde Olması Gerekenler” konulu bildiri sundum ve konferans verdim. Türk edebiyatı ve şiirine yaptığı katkılardan dolayı, Antalya ve Simav'da (Kütahya) düzenlenen şiir organizasyonlarında "Türk Şiirine ve Kültürüne Hizmet Ödülü"ne layık görüldüm.


2006’nın Ekim ayından itibaren Polis Radyosu’nda “Gönül Köprüsü” adlı bir şiir-edebiyat ve sanat programını hazırlayıp sundum. 2007’nin Ekim ayından itibaren 2014 yılına kadar yine Polis radyosunda, her Salı günü saat 21’de yayınlanan “İmbikten Damlalar” adlı şiir-edebiyat ve sanat programını hazırlayıp sundum. 2008 yılı Nisan ayından itibaren Mamak Şiir Okulu'nda "Şiir Yazım Teknikleri" üzerine dersler verdim. Bugüne kadar yurtiçi ve yurtdışı yayınlanmış 30’a yakın kitabım var. Son 10 yılda yurtiçi ve yurtdışı yüzlerce proje gerçekleştirdim. Bunlarla ilgili ayrıntılı bilgeye okuyucular web sitemden www.mehmetnuriparmaksiz.com adresinden ulaşabilir.


Yazmak benim için nefes almakla aynı şey aslında. Yazmazsam yaşadığımı hissetmiyorum. Ortaokul birinci sınıftan itibaren kalem elimden hiç düşmedi. Hemen hemen her türü denedim diyebilirim. Yazarken kimsenin görmediğini görmeyi ve gördüğümü güzel bir üslupla ifade etmeyi hedeflerim. Özellikle de şiirde güzel ve orijinal bir mısra yakaladığım zaman mutlu olurum ama her şeyi şiirde anlatabilmek mümkün değil, o yüzden şiirde anlatamadıklarımı diğer türlerde yazdığım kitaplarda anlattım.


Bir yazarın/şairin eserlerinde dikkat etmesi gereken en önemli husus sizce nedir?

Şairlik ve yazarlık için başta yetenek şart ama yetenek dediğimiz şey okuyup, tahlil edip, dinleyip, araştırarak ve yazı talimi yaparak gelişebilen bir şey. Bunları yapmazsak yeteneğimiz zaman içinde körelir. Yetenek dediğimiz şey, doğuştan getirdiğimiz bir haslet olsa da, bu geliştirilebilir bir olgudur. Sadece yetenekle şiir yazılabileceğini zannetmek biraz safdillik olur. Yeteneğimiz geliştirmek ve bilgimizi, birikimimizi artırmak için şiir okullarına (atölye) gidebiliriz ama bu kurslara gitmek bizi şair yapmaz. Bizi şair yapacak olan bilgi, birikim, kültür, ahenk, estetik ve yeteneğin birleşimden mısralarımıza yansıyacak olan kelime dizilerinden oluşan yazacağımız şiirlerdir. Bu konudaki yanlış anlaşılmaların sebebi noktasında geçmişe ve bugüne bakmak lazım.

Geçmiş kültürümüz içerisinde büyük şairlerin yetişmesinde önemli rol oynayan usta-çırak ilişkisi hemen hemen yok oldu. Son yıllarda teknolojinin yardımıyla, hem şiir yayınlama konusunda hem de tenkit ve övgü bekleme hususunda internet önemli bir görev üstlendi. İletişim araçlarının (televizyon, radyo, internet... vb.) gelişmesiyle, geçmişte sanat açısından önemli bir yere sahip olan dergiler işlevini kaybetmek üzere. Geçmişte, romanların bile günlük gazetelerde tefrika edildiği düşünülürse, teknolojik gelişmelerin hem sanat hem de insanlar üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerinden bahsetmek yanlış olmaz. Eskiden şairlerimizi, kalem şairi, halk şairi ve divan şairi diye tanımlarken; günümüzde artık herkese “şair” deniliyor. Şair kelimesinin anlamı daraltıldı ve geçmişte “üstat” kelimesi, dalında uzman olanlara karşı söylenirken, bugün şiir yazmaya yeni başlayanlara bile, bu kavramla hitap edilmesi bir moda oldu.

Şuara meclislerinden yetişmeyen, hayatında nazireyi hiç duymamış ve şiirin ne kadar ciddi bir iş olduğunun bilincinde olmayanlar, şiir yazabilir; ancak adlarını öldükten sonra bile unutturmayacak eser veremezler. Tabi, istisnalar kaideyi bozmaz, lafını da unutmamak lazım. İşte, şiir okulu şiir severe bu kültürü ve birikimi verir; yoksa yeteneği olmayan kişinin güzel şiirler yazması mümkün değildir.


Günümüzde, şiiri şekil olarak sadece serbest şiir zannedenlerin cahilliği ve sadece yeteneğin şiir için yeterli olduğunu düşünenlerin varlığı şiirimize zarar veriyor. Şair bütün nazım şekillerini ve vezinlerini bilen ama istediğini kullanan kişidir. Geçmişte yaşamış ve bugün büyük şair diye anılanların yanında yetişenler, gerçekten şanslıydı; çünkü şiiri iyi bilenler ve bu işin ciddiyetinde olanlar bir takım hesaplar peşinde koşmaz, doğru neyse onu acımasızca söylerdi. O günleri, bu günlerle karşılaştıracak olursak, Türk şiiri içerisinde, eleştirinin pek kalmadığını söyleyebiliriz. Artık eleştiriden çok alkış var; böyle olunca da, son yıllarda Türk şiirinin büyük şairler yetiştirememesinin sebebi anlaşılır.


Bu bilgilerden sonra şunu söyleyebilirim. Şair ve yazar olabilmek biraz sabır işidir, çalışmadan, denemeden, yazmadan olmaz. Her yazdığımız yeni bir tekâmül ve gelişmedir. Yazmanın yanında mutlaka çokça da anlayarak, tahlil ederek okumalı. Bizden önceki şair ve yazarlar ne demiş, nasıl yazmışlar bunları mutlaka tahlil edip kendi üslubumuzu zaman içinde bulmalıyız.


Yazmaya yeni başlayanlar veya ilk kitabını bastırmak isteyenlere Mehmet Nuri Parmaksız’ın tavsiyeleri nelerdir?


Yazmaya yeni başlayanlara tavsiyem şu, başta şiir ve sanat geleneğimiz olmak üzere mutlaka evrensel kültür ve dünya klasiklerini baştan sona okumalı; çünkü geleneğini bilmeyen yani kendini tanımayanın başka insanlara söyleyecek yeni bir sözü olamaz. Geleneğimizi tanıyınca onlarca elbette yararlanacağız. Peki, gelenekten nasıl yararlanılır? Bu konuda şairlerin ve yazarların yapması gereken nedir? İlk önce, kendi şiir geleneğimiz vezin, nazım birimi ve şekle ait diğer unsurlarla beraber mutlaka bilinmeli, milli kültür, şairler tarafından hazmedilmeli, muhteva ve mana dair öğeler sorgulanmadan, şahsi üslubun oluşmayacağı bilinmelidir. Bir de, evrensel kültür içerisinde var olan gelişmeleri takip etmeli, çağımızın değişen koşulları içerisinde farklı edebiyatların şiir geleneğini de araştırmalıyız. Düzyazı türleri içinde aynı şeyler geçerli, geçmişi, yazarlarımızı ve kültürümüzü mutlaka tanımalıyız.

Bu yolda çalışan şairlerimize, yol göstermek açısından şunları öğütleyebilir:


- Şairlik, doğuştan gelen bir yetenek olsa da, bu yeteneğin mutlak surette bilgiyle desteklenmesi ve devamlı okumak lazımdır.


- Şiir geleneğimiz içerisindeki şairleri tanımadan, “büyük şiir” diye nitelediğimiz şiirleri sanat açısından sorgulamadan, yazdığımız şiirlerde güzel söylemlere ulaşmak zordur.


- Şiire dair kabullerimizi oluştururken, taassup noktasında oluşacak yargılardan kaçınarak yeniliklere açık olmak, gelenekten yararlanmaya dair denemeler yapmak ve mütemadiyen bir arayış içerisinde olmak gereklidir.


- Şiirin bir “gönül” işi olduğu kadar, asıl şiirin duygu ve gözlemden hareketle “etkili söylemde” yattığını ve her şeyden önce şiirin “bir dil ve kelime işi” olduğunu kabullenmeliyiz.


- Şiirde ölçü (form) meselesi, ritim ve ahengi sağlamaya yarayan unsurlardır; fakat ortaya koyacağımız musikinin hangi aletle daha güzel bir ses verdiğini bilmek gerekir.


- Hece, aruz ve serbest vezin noktasında, üçünü de iyi derece de bilmek ve hafızamızda, bu tarzlardan mısralar bulundurmanın gerekliliğine inanmak zorundayız.


- Geleneği hiçbir zaman bir tabu olarak düşünmemeliyiz; onu sorgulamak ve yenilemeye çalışmak hususunda durmadan çalışmalı ve yazacağımız eserlerde tekrara düşmemeliyiz.


- Şiirlerde kullanacağımız dil hususunda sadece günümüz estetiğini değil, geleceği de düşünmeli; bir anlamda, şiir okuyucusunu cahil yerine koyup, herkes bizi anlasın diye şiirlerimizi basit bir dille yazmamalıyız.


- Yazmak bir yol çizmektir ve bu yolda kendimiz olduğumuz ölçüde başarılı oluruz. Çok okumak, düşünmek ve hayatı, her şeyi tahlil etmek gerekiyor. Bu yolda yalnız olduğumuzu ve mutlak hakikati unutmadan eser üretmeye çalışmamız gerektiğinin bilincinde yazmamız gerekiyor.


Şiir yazmada ilham mı daha önemlidir yoksa okumak mı? Mehmet Nuri Parmaksız şiirlerini nasıl yazar? İlham ile mi yoksa tecrübeyle mi?


Bu mesele geçmişte de, bugünde çok tartışılmıştır. Bu konuda sizleri aydınlatabilmem için hem kendi, hem de diğer şairlerin fikirlerini öncelikle ortaya koymam lazım ki mesele ve çözüm tam olarak anlaşılsın.


Uzunluğu ve kısalığıyla, şekli oluşturan teknikleriyle ve çağrışıma dayalı geniş manasıyla şiir, kanaatimce “güzele ulaşma” hevesi yolunda, ince ve etkili söyleyişin anahtarıdır. Onu nesirden ayıransa, kuruluşu, nağmesi ve mana derinliğidir. Bazen cümlelerde bizi sarar ama zekayla ortaya çıkan güzel mısralar, bize başka bir dünyanın kapısını açar. Günümüz şiirinde, heceli olsun serbest olsun, bazı şairlerin mısrası cümleye, nazmı nesre yaklaştırdıkları şiirleri gördükçe; şiirin ne demek olduğunu unuttuğumuzu, güzel Türkçemizi körelttiğimizi, gerçek şiirden uzaklaştığımızı ve böyle giderse de uzun bir süre saf şiirden Türkçemizin ayrı kalacağını, üzülerek belirtmek istiyorum.


Şiirde ilhamın yerini çok büyütmemek lazım. İlham, şiire başlangıç için önemlidir; bilinmelidir ki her şiir vezniyle ve sesiyle doğar. Şair gerekli bilgi ve donanıma teknik açıdan sahip değilse şiirin başlangıç hali içerisindeki veznini duymayabilir ve şiirde ortaya koyacağı sesi doğru olarak telakki edemezse şiirin kendi içindeki musikisini bozabilir. Şiirlerimize giydirmeye çalıştığımız elbise ne dar, ne de bol olmalı. Bu bahsettiğim özelliklere dikkat etmezsek, Arif Nihat Asya’nın deyimiyle, “ilhama suikast” yapmış oluruz ve şiiri bu hale düşürmeye hiçbir şairin hakkı yoktur. Nağme halinde gelen şiire uygun vezni ve kelimeleri seçmeli; şiirlerimizde ses mevzunu her şeyin üstünde tutmalıyız. Özellikle bir veznin taassubu içerisinde şiir yazanlar bilmelilerdir ki geleceğin edebiyat tarihçileri tarafından tenkide uğrayacaklardır.


Eğer gerçekten şair olmak için yola çıkmışsak her vezin ve tarzda bunu ispatlayacak şiirler yazabilmeliyiz. Aslında, “Efendim, şu aruz şairidir, şu hecede iyidir” gibi yakıştırmaların hiçbir değeri yoktur, çünkü sanat, Arif Nihat’ın deyişiyle, “tekniklerin yenilmesiyle” ortaya çıkar. Vezin, kafiye, kalıp, ve vb. gibi özellikler şiirde sesi ve musikiyi bulmamıza yardımcı öğelerdir. Şairlerin peşinde olmaları gereken “şiir” olmalı. Geleceğin şiirini yazmak istiyorsak yüz yıl sonrasının şiirini ve okuyucusunu da düşünmeliyiz.


Baudlaire, “İlham, çalışmayla kardeştir,” diyor. Mayakovski de bu düşünceyi destekleyen bir görüşle şiirde teknik çalışma hakkında şunları söylemektedir: “Dizenin ses niteliği, teknik açıdan yapılan düzeltmelere, bir sözcüğün ötekiyle, kaynaştırılmasına bağlıdır. İşte "sözcüklerin büyüsü" budur; "belki de yaşamda her şeyin uyumlu ve ezgili dizeler yaratmak için yalnızca bir araç olması bundandır; şiirin bu müziksel yanı birçok kimseye şiirin tek amacı gibi gelir; ama bu, döndürür dolaştırır gene teknik çalışma düzeyine getirir bizi. Ses uyumunda, iç ses uyumunda vb. aşırılığa kaçmak, kısa süre sonra insanda bir tıkanma duygusuna yol açar.” Bazı şairlerin şiirlerini ilhama tamamen teslim edip o anda şiirlerini yazdıklarını ve sonra üzerinde hiçbir düzeltme yapmadıklarını ve bu özellikleriyle de övündüklerini gördükçe, hem o şairler hem de Türk şiiri adına üzülüyorum.


Şiirde “demlenme” denen bir şey vardır ki, bundan bihaber olan şairlerin, arzulanan sese ve kemale ulaşamamış şiirlerini kitaplaştırmalarına şaşırıyorum. İlhamla gelen mısralar üzerinde oynamak sanki şiiri bozacakmış gibi bir yaklaşım içersine girmek, bunun şiirin doğasını bozacağını iddia etmek, gerçek şiirin ne olduğunu bilmeyişimizden ve cehaletimizden kaynaklanır. Bakınız bu konuda Yahya Kemal ne diyor: “Ben evvela şiirin mevzuunu kalbimde muhafaza ederim. Sonra onu kelimelere dökerim. Bu kelime istifindeki, ritme, ahenge bakarım. Kelam olunca şiir olur. Şiir söylemek lazımdır. Asıl şiir o zaman meydana gelir. Kelimelerin ianesi ile bazı mısralar yazılabilir. Fakat daha ileriye gidilmez.” Yahya Kemal’in bazı şiirlerini onlarca yıl süren bir arayış ve çalışma içerisinde yazdığını düşündüğüm zaman, “büyük şiir” yazabilmenin ve gerçekten şair olabilmenin ne kadar zor bir iş olduğunu anlarız diye düşünüyorum.


Bu açıklamalarım herhalde “Mehmet Nuri Parmaksız şiirlerini nasıl yazar? İlham ile mi yoksa tecrübeyle mi?” sorusuna da cevap olmuştur.


Aruz ölçüsü ile şiir yazmak isteyenlere neler önerirsiniz? Ne yapmaları lazım? Ufuklarını nasıl genişletebilirler?


Hangi vezinle, hangi nazım şekliyle yazarsak yazalım ilk önce asıl olan, şiirdir. Şiirde belli bir vezne veya şekle bağlanıp kalmanın şairi kısırlaştıracağına inanıyorum. Türkçenin güzelliğini duyan ve duyurmaya çalışan biri olarak bunun sabit şekillerle değil de, farklı şekillerle olabileceği kanaatindeyim. Bunda tam olarak başarılı oldum mu, olmadım mı orasını şimdiden bilemem ama bunun şiirime hem söylem, hem de ahenk noktasında bir zenginlik kattığı kanaatindeyim.


Bir kere veznin (ölçünün) ne olduğunu bilmemiz gerek. Şiirde vezin sadece güzel söyleme ulaşmak için teknik bir alet olduğunu kabul etmek lazım. Bu noktada vezin teorilerine göz atmakta yarar var. Wellek-Warren ikilisinin bahsettiği vezin teorilerinden ikisi kanaatinde önemlidir. “Bunlardan birincisi, “çizgisel” (grophic) vezin teorisidir ki, bu ölçü kısa ve uzun hece esasına dayanır; yani burada bahsedilen aruz veznidir. “Çizgisel vezin teorisi veznin yalnızca bir ses işi olmadığını bilir ve veznin kalıbı asıl şiiri ifadeye yarayan veya onun temelinde yatan bir araç olarak görür.” ve konudaki ikinci teori, “müzikal teoridir”.


Bu teori, müzikteki ritimle veznin açıklanabileceğini ve buna bağlı olarak veznin müzik notası şeklinde gösterilebileceği iddiasına dayanır. Bunun temelinde yatan ise, okuyan kişinin kelimeler üzerindeki vurguyu kendine göre değiştirmesi ve ruh sesinin şiire yansıması gerçeğidir. “Bu teorinin üstün tarafı nazımda eş zamanlılığın (izochronism) kişiye göre değiştiği ve şiirin şahsi bir şekilde duyulduğu gerçeğini önemle vurgulamasıdır, yani biz şiiri okurken kendimize göre hızlanır veya yavaşlar, kelimeleri uzatır veya kısaltır, ölçüleri eşitlemek için duraklar yaparız.”


Hece nedir, Aruz nedir, Serbest nedir? Bunların hepsi, eşsiz Türkçemizle şiirde güzel söyleyişe ulaşabilmekte kullandığımız birer formdur. İşte bunların ne demek olduğunu tam olarak bilmeden saf şiire yaklaşamayız; yazdığımız şiirlerle güzel Türkçemize haksızlık etmiş oluruz. Kimse alınmasın ama şiiri sadece duyguların ifadesi olarak görmek ve “Efendim, ben söyledim oldu” demek, büyük bir gaflettir. Şair şiirini hem bilgiyle hem de kültürle beslemek zorundadır. Dil, estetik ve biçim konusunda birtakım kaygıları olmayan şaire- eskilerin deyimiyle- müteşair denilir.


Şairlik ve şiir yazmak zor bir iştir; çünkü orada kullanılan, yüzyıllardır işlenmiş öz dilimiz güzel Türkçemizdir. Türkçeyi kötü kullanmaya, onu köreltmeye ve gerçek şiirden uzaklaştırmaya, ne şair ne de herhangi bir Türk vatandaşının hakkı vardır.

Şiir yazan ve şiirle uğraşan herkes, şiir geleneğimizi- baştan sona kadar- bütün örnekleriyle ve incelikleriyle bilmek zorundadır. Bu söylediklerimden mahrum olanlar zaman içerisinde bir buz gibi eriyip yok olacaklar ve isimlerini bir sonraki çağa taşıyamayacaklardır. Vezinlerin birbirine üstünlüğünü konuşmak gereksiz bir durumdur. Vezinler, “ister aruz olsun ister hece- cansız birer alettirler: Tıpkı musiki aletleri gibi. Vezinler mademki vardırlar, ahenge muhakkak elverişlidirler; çünkü vücutları başka türlü tefsir edilemez. Medeniyette her aleti ihtiyaç yarattığı gibi vezinleri de hissiyatı teganni etmek, ihtiyacıyla, kim bilir kaç asır sinelerde yoğura yoğura yarattılar? Bu iki veznin ahenge kabiliyeti birbirlerinden ne fazladır ne eksik; son şekillerinin asırlardan beri bir türlü değişmediği de gösteriyor ki ahenge kabiliyetleri tamdır.”


Her şiir aruzla yazılmaz, bir kere bunu bilmek lazım. Şiirin ilk gelişinde şiir kulağımıza kendisinin hangi vezinle yazılabileceğini, hangi ölçüyle yazılırsa daha güzel olabileceğini fısıldar. Bunu duyabilmek için ilk önce bütün tarzları bilmek lazım. Bazı şairlere aruzla ya da heceyle şiir yazmak zor gelebilir çünkü bu tarzda şiir yazmak sadece kuralları bilmekle olmaz, biraz da çalışma işidir. Aslında onlara zor gelen çalışma konusu. Serbest şiiri ya da serbest ölçüyü biraz ismindeki serbest kelimesinden dolayı yanlış anladık galiba. Biraz uzun olacak açıklamalarım ama meraklısı mutlaka faydalanacaktır bu açıklamalardan. Hatta ezber bozan bir açıklama olacaktır belki de söylediklerim.


Orhan Veli’nin 1941 yılında yazdığı ve Garip Şiirinin manifestosu sayılan önsözden kısa bir alıntı:


“Yapıyı temelinden değiştirmelidir. Biz senelerden beri zevkimize ve irademize hükmetmiş, onları tayin etmiş, onlara şekil vermiş edebiyatların sıkıcı ve bunaltıcı tesirinden kurtulabilmek için, o edebiyatların bize öğretmiş olduğu her şeyi atmak mecburiyetindeyiz."


Orhan Veli 'ye göre Garip'le "şiirdeki bütün hudutlar" aşılmıştır. Ölçü, uyak, ses, müzik, hiçbir şey sınırlayamaz olmuştur şiiri. Mehmet Fuat, Adam Yayınları'ndan basılan kitabı Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi’nde (1997) o günü şu cümleleriyle anlatır.


“Siyasal yönden sakıncalı olmayan, alaya alınması, fıkralara sokulması kolay, üstelik de okurların şaşırtılma özlemlerini büyük oranda karşılayan Garip şiiri gazetelerde günün konusu haline geldi. Orhan Veli ince alaycılığı, gırgır reklamcılığıyla işin üstüne üstüne gitti. Oynadı gazetecilerle... Gazetelerin köşe yazarları, karikatürcüler bu tatlı konuyu iyice benimseyince, birkaç yıl içinde Garip şiiri bir akım niteliği kazanarak büyük yaygınlığa ulaştı. Şairliğe heves eden gençler şaşırtıcılığı öne alan, çocuksu söyleyişlere yaslanan şiirler yazmaya koyuldular.”


Garip’teki önsözün üstünden 4 yıl geçince, bu kitabın ikinci baskısı yapılmış ve onun önsözünde, Orhan Veli’nin geçmişte söylediklerini beğenmediğini ama bundan dolayı da pişman olmadığını görürüz.


"Hiçbir yaptığımdan pişman olmayacağım' diye bir karar vermişliğiniz var mıdır? Benim vardır. Çok da faydasını gördüm. Bundan bir hayli zaman (önce) böyle bir karar vermemiş olsaydım, üzüntülü günlerimin sayısı muhakkak ki daha fazla olurdu. Bu arada '1941 senesinde Garip adlı bir kitap neşretmişim' diye dövünür durur, hele onun yeniden basılmasına dünyada razı olmazdım."


1945'te Vazgeçemediğim'i, 1946'da Destan Gibi’yi yayımlayan Orhan Veli, 1947'de Yedigün'de çıkan bir konuşmasında ise, "herkesin acayiplik telakki ettiği" eski şiirleri için şöyle demekteydi:


"Şimdi onları beğenmiyorum. Şekil bakımından zayıf buluyorum. Şiirin bir de ustalık denen şeye dayandığını o zaman bilmiyormuşuz demek. Bugün bu şairlerden ayrıldık. Halk edebiyatından istifade ediyoruz. Ama bir hamle yapabilmek için, eskilikten silkinebilmek için o şiirleri de yazmak lazımdı."


1949'da, Yaprak dergisinde, Orhan Veli de, arkadaşları da iyice değişmişlerdi. l Mart 1949 tarihli Yaprak'ta çıkan "Genç Şairden Beklenen" başlıklı yazısında, Orhan Veli şöyle diyordu:


"Yirmi yaşımızı dolduralı bir iki seneden fazla olmamıştı; beylik kalıplar, beylik oyunlar, beylik dünyalar içinde bunalmış kalmış olan şiire yeni imkanlar arayalım dedik. Şiire yeni dünyalar, yeni insanlar sokarak, yeni söyleyişler bularak şiirin sınırlarını biraz daha genişletmek istedik. İlk işimiz, bilinen sanatları bir tarafa bırakıp, şiiri bu sanatlar dışında şiir yapan özellikleri aramak oldu. Böylelikle onu bir reçete, bir tarife matahı olmaktan kurtaracaktık. Bu işi başarabilmek için de şiir tarifelerinin verdiği tertiplere karşı gelmek gerekiyordu. O tertipleri bulmuş olan şiirle o şiire sıkıca bağlı kimselerin bu dikine giden hareketten memnun olmayacakları besbelli idi. Üstelik biz de görmek istediğimiz işin ne olduğunu belirtmek için, bir takım softaların damarına basmaktan hoşlanıyorduk. Şiirlerimizin yadırganışı sadece alışılmış kalıplar dışına çıkışından değil, çıkmak isteyişinden, bunda ayrı bir keyif buluşumuzdandı. Gayretimizin nasıl bir sebebe dayandığı anlaşılınca biz de biraz yumuşar gibi olduk. Gelgelelim, bu arada şiire girmiş olan bazı şeyler, şiirin öz malı imiş gibi, yerleşti kaldı. Bunlardan biri eski şiirin yüksekten konuşmasına karşılık olarak şiire sokulan alelade konuşma; biri de eski şiirin büyük konularının, büyük heyecanlarının yanı başında yer alan küçük, alelade olaylar, küçük, alelade insanlardı. İlk niyet hiç bir şeyin şiir dışı kalmamasını sağlamaktı. Ama bu yeni şiir yavaş yavaş yayılıp birçok kimse tarafından da tutulunca iş değişti. Genç okuryazarlar, hatta bu işle uğraşanlar, sandılar ki şiir yalnız küçük olayların, yalnız alelade bir dille anlatılmasından meydana gelir. Böyle böyle bu basitlik, bu aleladelik şiirin bir tarifi, bir şartı oldu. Basitlik, aleladelik derken belki de biraz insaflı davranıyorum. Basitlik, aleladelik diyeceğime boşluk, hiçlik desem daha doğru olur. Şairin, mısraları içinde, okuyucuya hiç bir şey söylememesi bir yana, söyleyişteki basitliğin de gerektiği gibi anlaşıldığını sanmıyorum. Kolay okunan mısraın kolay yazılır bir şey olmadığı pek bilinmiyor. Bunu anladığımız an şiirin güçlüklerini görecek, emeğe saygı göstermesini öğreneceğiz. Yalnız şairin emeğine değil; bütün insanların emeğine. Ondan sonra da kolay kolay boş lakırdı edemeyeceğiz. Genç şairlerimizin çoğunda, ne yazık ki, böyle bir boş lakırdı ile yetinme hali görüyoruz. Yazımın baş tarafındaki sözlerden de anlaşılacağı gibi, şiirimizin bu hale gelmesinde galiba bizim neslin büyük payı var. Ama şair olacak kimsenin biraz düşünmesi, niyetle görünüşü birbirinden ayırabilmesi gerekir. Zaman zaman alelade şeylere de dokunabilmek başka, durmamacasına alelade olmak başka. Ayrıca, türlü işlerde çalışan milyonlarca insanın, iş görmüş adam olmanın hakkını kazanabilmek için, göbeği çatlarken, iki lakırdı çırpıştırıp bir iş yaptım sanmanın kolay kolay hoş görülemeyeceğini bilmek lazım. (...) Genç şairlerden beklenen, sadece, elbirliğiyle yıktıkları o eski, o sahte, o yaldızdan ibaret şiire karşılık özlü, beşerî bir şiir, bir gerçek şiir yaratmalarıdır. Bunu bugüne kadar biz de gerektiği gibi yapamamışsak çalışalım. Tek, Türk dili de, Türk şiiri de insan içine çıkabilecek, bizi Türk oluşumuzla övündürebilecek bir hale gelsin."


Uzun lafın kısası bunları söyleyen ben değilim, Orhan Veli’nin kendisi. Şimdi –özellikle şiirlerini serbest olarak yazan- şairlerimizin şu soruya cevap aramalarını istiyorum: Bugün, “Türk dili de, Türk şiiri de insan içine çıkabilecek, bizi Türk oluşumuzla övündürebilecek bir hal” de mi? Bu sorunun cevabını herkesin düşünmesini isterim.


"Türk şiir geleneğine yaslanmayan hiçbir şiirin, gelecekte yaşayacağını düşünmüyorum. Gelecekte de yaşayacak şiir, sırtını geleneğe dayayan, Türkçemizin güzelliği ve imkânları içinde yazılan şiirlerdir." Biraz düşünelim ve araştıralım lütfen. Araştırınca da özelikle Orhan Veli’den örnek vereyim, şu gerçekle karşılaşıyorsunuz:

Serbest şiir yazarken, aruz kalıplarını kullanmak şiir içersideki musikiyi artırır. Bu konuda, Orhan Veli, Arif Nihat, Behçet Necatigil, Bedri Rahmi, Cahit Külebi ve bir çok şairi örnek verebilirim. Bakın Orhan Veli’nin şiirlerindeki aruz kalıplarına:


O- tur-muş da bir tür- kü tut- tur- mu-şum ( İstanbul Türküsü Şiirinden) Fe’û lün/ Fe’û lün/ Fe’ û lün / Fe’ lün

Ga- rip-li-ğim du-yur-ma-yın a- na-ma ( İstanbul Türküsü Şiirinden) Me fa i lün/ Me fa i lün/ Fa i lün

El ko-nu-şur se-vi-şir-miş ba- na ne? ( İstanbul Türküsü Şiirinden) Müf te i lün/ Fa i la tün/ Fe i lün (Banarlı 1987: 180).


Ünlü bir şair olmanın veya iyi bir şair olmanın belirli kuralları herhangi bir kitabı var mıdır? Ünlü bir şair olmak ile iyi bir şair olmak aynı şeyler midir? Nasıl ünlü bir şair olunur? Nasıl iyi bir şair olunur?


Öyle bir kitap keşke olsaydı ama şairlik ve sanatkârlık özgünlüğü sever, onun da tek bir kitabının ve kurallarının olması mümkün değil. Herkes ünlü olmanın peşinde ama asıl peşinde olmamız gereken şeyin ne olduğunu unutuyoruz tanınmayı düşünürken. Bu sorunuza da cevabım uzun olacak o yüzden.

Şimdi şiirin her devirde tartışma yaratan bir sanat dalı olması, bir anlamda, onun cazibesinden ileri gelir. Friedrich Hegel’in, “Güzel sanatların en üstünü ve en zor olanı şiir sanatıdır.” söyleminin altında yatan gerçek de, bu olmalı herhalde.


Geçenlerde bir şair, “Hocam, şiir sanat için midir, yoksa toplum için mi?” diye sorunca, bu meselenin hala hallolmamış olduğunu gördüm. Cevap vermeden önce, “sizce hangisi?” dediğimde, “Vallahi, şiiri ben, kendim için yazıyorum; hangi şair şiirini, sanatı ve toplumu düşünerek yazmış ki?” sözlerine karşılık, “Bir anlamda haklısın; ama kendin için yazdığını paylaştığın zaman, şiir toplumun hizmetine girmiyor mu? Yazdığının güzel olması için sanat yapmıyor musun? Sonuçta yazdığın şiir, bir sanat eseri olmuyor mu?” dedim. “Haklısınız oluyor ve ben bunu hiç düşünmemiştim” cevabına sonra, T.S. Elliot’ın, şu sözlerini hatırlattım, o şair arkadaşa: “ Hiçbir ozanın, hiçbir sanatçının tek başına tam bir anlamı yoktur. Onun anlamı, değerlendirilmesi, ölmüş ozan ve sanatçılarla olan bağının değerlendirilmesidir.”


Şiir yazıyoruz ama niye yazdığımızı ve nasıl güzel mısralara ulaşacağımızı, pek düşünmüyoruz gibi geliyor bana. Günümüzde, bazı şairlerin aklını sırf meşhur olmak konusuna taktığını görüyorum. Oysaki bu arkadaşlarımız şunu iyi bilmelilerdir ki, yazdıkları şiir her yönüyle güzel olduktan sonra o ün, onları mutlaka bulacaktır. Bu konuda Selahattin Eyüboğlu, “Şöhret, sanatın samimi gayesi ve mükafatıdır.” der; ancak, okumadan, geleneği ve şiir tekniklerini bilmeden, yazacaklarımızda, hem duygu hem de mana noktasında, neyi nasıl anlatacağımızı düşünmeden, bu yolda muvaffakiyet elde edileceğimiz hayali pek inandırıcı gelmiyor bana. Valery’in, şiir ve sanat eseri konusunda söylediklerini, mantık süzgecinden geçirip kabullerimiz ölçüsünde kendimize bir yol çizmemiz gerektiğine inanıyorum: “Gerçek şiirin, asıl sanat eserinin kendi varlığından başka bir amacı yoktur. Şiir, kendisiyle başlar, kendisiyle biter. Bütün soyluluğu da buradan gelir.”


Günümüz şairlerinin çoğu, şiiri sadece duygudan ibaret zannediyor ve yanılıyorlar. Şiirde bir biçim kaygısı olamadan, söyleyişte bir incelik bulunmadan, duygu ve mananın çatısı altında teknikleri birleşmeden, şiirin sadece ilhamla ortaya çıkabileceğini iddia etmek, gerçek şiirden ne kadar uzaklaştığımızın göstergesidir. Bugünkü şairlerin içine düştüğü durum, işte budur. Erdoğan Alkan’ın bu konudaki fikirleri dikkate şayandır: “Şairlik bir anlamda doğa vergisi. Rıza Tevfik imtiyaz-ı müstesna diyor. Ama bu sanat bilgisiz de yürümez. En ince ayrıntılarına dek öğrenmeye çalışın onu. Dünyanın ve Türkiye’nin büyük şairlerinin yapıtlarını şair gözüyle inceleyin” ve “Şair şiir bilgisiyle donanmalı. Ama şiir yalnızca şiir bilgisiyle yazılmaz. Anlamsız ya da anlam pek güçmüş gibi imge oyunlarıyla donatılan acayiplikler yazın tarihine kalmaz.”


Montaigne, “büyük şiir, aklımızı allak bullak eder” diyor, aslında gerçekleri bir görebilsek ve gelenekle, gerçek şiirle bir yüz yüze gelebilsek, bir “aydınlanma dönemi” yaşayacağız. Şiirlerinin çoğunu serbest tarzda yazmış olan Nazım Hikmet’in şu sözlerini, hece ve aruza önyargı ile yaklaşan ve taassup derecesinde serbest şiir tarzını benimseyenlerin dikkatine sunuyorum: “Ben kendi payıma bir iki iyice şiir yazdımsa, bunların tümünün içeriğini önceden iyice pişirdim. Sonra en uygun biçimlerini ne çeşit uyakla (kafiye ile), ne çeşit ölçü ile yazılabileceğini, boyutunun aşağı yukarı ne olabileceğini, dilinin edasını, çeşnisini, peşinen kestirmeye çalıştım. Yani çok zahmetli bir çalışmadan sonra işe koyuldum.”


Yeniliğe açık olmak, gelişmeleri takip etmek lazım. Okumadan, düşünmeden, geçmiş ile bugünü karşılaştırmadan, sanatta özgünlüğü arayıp bulmadan geleceğe not düşebileceğimize inananlara hayalperest deniyor. Gerçekçi ve yeniliklere açık olmak gerek. Bazen de sanatçı milleti için değişir, kabulleri için değişir. Sezai Karakoç bir yazısında, her halde özellikle Necip Fazıl Kısakürek’i kastederek, “Milleti için gerçek, verimli ve yaşatıcı bir yolu seçen şairler de, değişirler. Bu değişim, bir tersine dönüş, ya da vazgeçiş değil, kavrayış gelişimi, ilerleyiş ve geniş bir ufka eriştir. Kendi yolunda daha bir gerçeğe ve yüceye açılıştır. Bununda örneklerini bulmak güç değil çağdaş edebiyatımızda.” diyor.


Kısacası eleştiriye açık olmak, okumak, düşünmek, araştırmak, denemek ve yazmak bizi güzele ulaştıracaktır. Bu biraz sabır ister, ömrümüzce de sürebilir bu. İşte bunu göze alabilenler gerçek şair ve sanatkâr oluyorlar.


Kelebek Ömrü şiiriniz için en sevdiğiniz, en ünlü eseriniz diyebilir miyiz? Mehmet Nuri Parmaksız Kelebek Ömrü şiirini nasıl bir ruh halinde yazdı? Neyi amaçlayarak yazdı? Kelebek Ömrü şiirinin ilhamı nasıl geldi?

Bir şaire "En sevdiğiniz şiiriniz şu mu?" derseniz ve o şair bir şiirini seçerse diğer yazdığı diğer şiirlere haksızlık etmiş olmaz mı? Şiirlerimin hepsi benim için özeldir, onları yazabilmek için bir ömür harcadım lakin "Kelebek Ömrü" şiirim sayısını hatırlamadığım kadar yabancı dile çevrildi ve insanlar bu şiirimi, özellikle de şiirin sonundaki:

“Aşk bitti mi dünya kelebek ömrü kadardır.” Mısrasının derinliği ve güzelliğinden dolayı, bir de tabi şiirin ölçüsü aruz, içindeki ses ve ahenkten ötürü çokça sevdiler. Şiiri hangi ruh haliyle ve nasıl yazdığım bana kalsın lütfen. Onu okuyucu nasıl hayal ederse etsin, şiire siz bir mana verebilirsiniz ama onu okuyanda şiir başka bir çağrışım yaratabilir, bu da çok normal ama şiirin manasını ve derinliğini anlamak isteyenler Prof. Dr. Nurullah Çetin’in bu şiirime dair yaptığı bir tahlil çalışması var onu okuyabilirler. Kelebek Ömrü şiiri toplamda 12 mısra, açıklama ve tahlil çalışması ise 12 sayfa. Herhalde bu açıklama yeterlidir diye düşünüyorum.


Mehmet Nuri Parmaksız kitapları, Mehmet Nuri Parmaksız şiirleri denildiği vakit ilk anda okuyucunuzun zihninde canlanmasını istediğiniz bir imaj var mıdır? Var ise nasıl bir düşüncedir?


Şu anda Türkçe ve yabancı dillerde yayınlanmış 30’a yakın kitabım var. Şiirlerim dünyanın birçok diline çevrildi, birçok farklı ülkede yayınlandı. Amacım her insana fikir, duygu ve düşüncelerimle ulaşabilmek. Şiirde anlatamadıklarımı düzyazılarımla anlatmaya çalıştım. Okuyucu zihninde yazdıklarımı nasıl canlandırırsa canlandırsın ona karışamam lakin beni anlamaya çalışmak bile benim için yeterlidir. İmaj diyorsunuz, illa bir şey istiyorsunuz benden. O zaman o imaj “aşk” olmalı çünkü gerçek manada aşk, her şeyi içine alandır. Varlık sebebimiz ve yaşama nedenimiz de odur.


İLESAM hakkında bize biraz bilgi verebilir misiniz? İLESAM nedir? Nasıl ve neden kurulmuştur? Ne çeşit faaliyetleri vardır? İLESAM’a herkes üye olabilir mi? İLESAM üyelerine ne çeşit avantajlar sağlar? Genel bir bilgilendirme alabilir miyiz?


İLESAM’ın açılımı "Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği"dir. Meslek Birliğimize bu ad 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile verilmiştir. İLESAM, bu kanunun 2936 sayılı kanunla değişik 42. maddesi ile, Fikir ve Sanat Eseri Sahipleri Meslek Birlikleri ve Federasyon Hakkındaki Tüzük hükümleri uyarınca kurulmuştur. Birlik kuruluş statüsü Ankara Valiliği'nin 01.09.1986 gün ve 065.051/4979 sayılı yazıları ile onaylanmış ve Birlik Tüzel Kişilik kazanarak 12.01.1987 tarihinden itibaren faaliyete geçmiştir. Merkezi Ankara'dadır. Meslek Birliğimiz ilim ve edebiyat alanında faaliyet gösteren ilk ve (3500 üyesi ile) en büyük meslek birliğidir. Alanında, adında "Türkiye" ibaresi bulundurma hakkına sahip tek meslek birliğidir. İLESAM’ın şu anda hemen hemen bütün illerde temsilcisi ve korsanla mücadele eden İl Denetim Komisyonu üyesi var. İLESAM’ın şu an da ayrıca 80 üniversitede de temsilcisi bulunuyor.

İLESAM’ın kurucu üyeleri, Çoşkun Ertepınar, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Beşir Ayvazoğlu, Yahya Akengin, Prof. Dr. Sadık Tural gibi edebiyatımızda ve sanatımızda önemli isimlerdir. Bugüne kadarki Yönetim Kurulu içerisinde kültür hayatımız içinde yer alan önemli isimler İLESAM bünyesinde hizmetlerde bulunmuştur. İLESAM’ın öncelikli olarak kuruluş amacı, ilim ve edebiyat eseri sahiplerinin telif haklarını korumaktır. Kuruluş amaçlarımızı maddeler halinde şöyle sıralayabilirim:


1- Üyelerin eserlerinin ticarî amaçla kullanılmasını kontrol etmek ve izinsiz kullananlar hakkında idarî ve yargı yoluna başvurmak.

2- Üyelerin telif ücretlerini ve tazminat haklarını tahsil etmek.

3- Sosyal tesisler açmak ve hizmetler yapmak.

4- Meslekî yayınları yapmak

5- Yurtiçinde ve yurtdışında ilgili kurum, kuruluş, kişi ve meslek birlikleri ile ilişkilerde bulunmak.

6- İlim adamlarının ve edebiyatçıların, alanları ile ilgili görüşlerini ilgili kurum ve kuruluşlara iletmek ve takip etmek.

7- Devlet-yazar ilişkisinin gelişmesinde yardımcı olmak.

8- İlmî ve edebî konularda millî ve milletlerarası toplantılar düzenlemek.

9- İlim adamlarına ve edebiyatçılara milletlerarası ilişkilerde destek olmak ve bu amaçla ilmî ve edebî çalışmalar düzenlemek.

Eser sahibinin haklarına gelince, aslında bunlar tahmin ettiğinizden o kadar çok ki. Bunlar kanunda, “manevi” ve “mali” haklar olarak ikiye ayrılıyor. Kısacası eser sahibinin izni olmadan hiçbir şey yapılamıyor. İsterseniz bu hakları 5846 sayılı Telif Haklarında Kanundan yararlanarak, başlıklar halinde kısaca açıklayayım:


A- Manevi Haklar 1) Umuma Arz Salahiyeti: Madde 14- “Bir eserin umuma arz edilip edilmemesini yayımlanma zamanını ve tarzını münhasıran eser sahibi tayin eder.”

2) Adın Belirtilmesi Salahiyeti: Madde 15- “Eseri, sahibinin adı veya müstear adı ile yahut adsız olarak, umuma arz etme veya yayımlama hususuna karar vermek salahiyeti münhasıran eser sahibine aittir.”

3) Eserde Değişiklik Yapılmasını Menetmek: Madde 16- “Eser sahibinin izni olmadıkça eserde veyahut eser sahibinin adında kısaltmalar, ekleme ve başka değiştirmeler yapılamaz.”

4) Eser Sahibinin Zilyed ve Malike Karşı Hakları: Madde 17- Eser sahibi, gerekli durumlarda, aslın maliki ve zilyedinden, koruma şartlarını yerine getirme şartlarını anlatır. “Aslın maliki, eser sahibi ile yapmış olduğu sözleşme şartlarına göre eser üzerinde tasarruf edebilir. Ancak eseri bozamaz ve yok edemez ve eser sahibinin haklarına zarar veremez.”

B- Mali Haklar

1) İşleme Hakkı: Madde 21- “Bir eserden, onu işleme suretiyle faydalanma hakkı münhasıran eser sahibine aittir.”

2) Çoğaltma Hakkı: Madde 22- “Bir eserin aslını veya kopyalarını, herhangi bir şekil veya yöntemle, tamamen veya kısmen, doğrudan veya dolaylı, geçici veya sürekli olarak çoğaltma hakkı münhasıran eser sahibine aittir.”

3) Yayma Hakkı: Madde 23- “Bir eserin aslını veya çoğaltılmış nüshalarını, kiralamak, ödünç vermek, satışa çıkarmak veya diğer yollarla dağıtmak hakkı münhasıran eser sahibine aittir.”

4) Temsil Hakkı: Madde 24- “Bir eserden, doğrudan doğruya yahut işaret, ses veya resim nakline yarayan aletlerle umumi mahallerde okumak, çalmak, oynamak ve göstermek gibi temsil suretiyle faydalanma hakkı münhasıran eser sahibine aittir.”

5) İşaret, Ses ve/veya Görüntü Nakline Yarayan Araçlarla Umuma İletim Hakkı: Madde 25- “Bir eserin aslını veya çoğaltılmış nüshalarını, radyo-televizyon, uydu ve kablo gibi telli veya telsiz yayın yapan kuruluşlar vasıtasıyla veya dijital iletim de dâhil olmak üzere işaret, ses ve/veya görüntü nakline yarayan araçlarla yayınlanması ve yayınlanan eserlerin bu kuruluşların yayınlarından alınarak başka yayın kuruluşları tarafından yeniden yayınlanması suretiyle umuma iletilmesi hakkı münhasıran eser sahibine aittir.”

Yeri gelmişken şunu da söylemeliyim ki, bilinç eksikliğinden dolayı eser sahibi yazarlar İLESAM’a üye olmakta –herhalde İLESAM’ın kendilerine kazandıracaklarından habersizler- tereddüt duyuyorlar. İLESAM’ı dernek olarak düşünenler var, İLESAM bir meslek birliği, dernek değiliz. Eser sahipleri, belki de, birçok derneğe üyeler ve dernekler onlara maddi anlamda bir şey kazandırmıyor. Fakat size şunu açıkça ifade edeyim ki, bir meslek birliğine üye olmakla ilk önce eserlerinizi intihallere karşı koruma altına almış oluyorsunuz. Eseriniz bir yerde sizden izinsiz kullanılırsa İLESAM her türlü dava masrafını karşılayarak üyemizin haklarını koruyor. Sonra telif meselesi sadece biz yaşarken devam eden bir hak değil. Bizden sonra da 70 yıl devam eden bir hak. Yani dolayısıyla çocuklarımız ve torunlarımız da bu haktan yararlanıyor. Kısacası her eser sahibinin haklarının korunması adına alanıyla ilgili bir meslek birliğine üye olması şart. İşte bu yüzden, İLESAM’a üyelik 3-5 yıllık bir üyelik değil, 100 yıllık bir üyeliktir. Ben bilinçlenen yazarlarımızla beraber, kanunlardaki eksikliklerinde giderilmesiyle 5 sene içinde taşların yerine oturacağı düşüncesindeyim.


Birliğimiz üyelerine ait her türlü telif hakkı, İLESAM tarafından korunmakta olup, üyemizin izni dışında eserini kullananlar hakkında, bütün masrafları İLESAM tarafından karşılanmak üzere, kişi veya kurumlar hakkında dava açılmakta ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanuna göre üyemizin hakkı olan telif ücretleri yasal yollardan üyemize kazandırılmaktadır. Tabi, radyo ve televizyonlar dâhil olmak üzere telif haklarını İLESAM onlar yerine takip ediyoruz. Bunun şöyle bir faydaları var: Bir kere, eserlerin takibi konusunda kişiler her radyo ve televizyon kanalını izleyemez. İLESAM bunu medya takip şirketleriyle yaptığı anlaşmalarla aşıyor. Ayrıca meslek birliğine üye değilseniz kazanacağınız telif çok az oluyor. Örneğin: TRT’nin herhangi bir kanalında bir şiiriniz okundu. Alacağınız telif ücreti, asgari ücretin % 1’dir. Ama İLESAM’ın en son TRT’den bu şarttaki bir üyesi için aldığı telif bunun 5-10 katı arasında değişiyor. Fark ortada, bir şey demeye gerek yok.

İLESAM'a üye olmak isteyen gerçek ve tüzel kişiler, birliğe yazılı başvururlar. Başvuru sahiplerinin, başvuru formları ve yetki belgesi ile birlikte mevcut basılı eserlerinden örnekleri Birliğe göndermeleri gerekmektedir.

İLESAM’a üye olmak için illa eserlerinizi kitaplaştırmış olmanız gerekmiyor, gazete veya dergilerde yayınladığınız eserlerle de, tescilini yaptırdığınız size ait olduğunu belgeleyeceğiniz eserlerle de birliğimize üye olabilirsiniz.

Üyelik İçin Gerekli Belgeler

* Nüfus Cüzdanı fotokopisi,

* “Tüzel kişiliği temsilen üye olunmuşsa, yayınevinin Ticaret Sicil Gazetesi fotokopisi,

* “Tüzel kişiliği temsilen üye olanların temsile yetkili olduğuna dair şirketin kaşeli yazısı veya imza sirküleri fotokopisi,

* Şahıs şirketleri için, üyenin yayınevini temsile yetkili olduğunu belirten, antetli kâğıda yazılmış, imzalı ve kaşeli yazı,

* Başvuru formunu ve yetki belgesini eksiksiz olarak doldurmak, imzalamak. (Başvuru ve yetki belgesi, http://www.ilesam.org.tr adresindeki web sitemizden temin edilebilir.)

* Yayınlanmış eserlerinin bir örneği.

10) İLESAM Genel Başkanı olmadaki yolculuğunuzu anlatabilir misiniz? Bu noktaya nasıl geldiniz? İleride neler yapacaksınız? Ne gibi projeleriniz var?

Bu yolculuğu anlatmam çok uzun sürer lakin ömrümün son 20 yılını bu kurumda geçirdim ama hiç de kolay değildi tabi. Sadece seçilmiş olmanız yetmiyor, birçok proje yapmanız, insanlara ve topluma her daim faydalı olmanız gerekiyor. Tabi telif hakları alanındaki mücadele daha farklı, hak savunuyorsunuz ve haksızlığın karşısında duruyorsunuz, bu da işin güzel tarafı tabi. Projelerimize gelince:

İLESAM olarak hem ulusal hem de uluslararası düzeyde birçok projeye imza atıyoruz. Yıllardır dünya çapında dağıttığımız ödüller var ama bunlardan en önemlisi Türk Dünyası Hizmet Madalyası ki, dünya çapından sadece 22 kişiye yaptıkları önemli çalışmalardan dolayı verdik. İLESAM İlim ve Edebiyat Dergisi iki ayda bir uzun yıllardır çıkmaya devam ediyor. Yayınladığımız kitaplar yaptığımız yarışmalarda dereceye girenlerin kitapları konusunda sanırım şiir, hikaye, roman, çocuk edebiyatı ve akademik alanda 50 civarında kitap yayını yaptık. Bu sayıya proje kitapları dâhil değil, onları da dahil edersek 200’ün üstünde eser yayınladığımızı söyleyebilirim bu güne kadar.


2010 yılından beri devam ettiğimiz "Esere Saygılı, Korsana Karşıyız" Ulusal Slogan, Logo ve Afiş Yarışmamız vesilesiyle telif hakları bilinci oluşturmak ve korsanla mücadele etmek noktasından hem ortaokul hem de lise öğrencilerimiz için faydalı ve başarılı olduğumuzu söyleyebilirim. Dağıttığımız ödüller bir tarafa, korsanla en iyi mücadelenin insanlarımızı, özellikle de geleceğin büyükleri çocuklarımızı bilinçlendirmek olduğunun farkındayız. Bu arada üçüncüsünü açtığımız Türkiye’nin 7 Bölgesindeki Edebiyat Atölyeleri ile geleceğin yazarlarını yetiştirmek ve onlara imkân sağlamak bizleri mutlu eden projelerimizden.


4 yıldır devam ettiğimiz Türk Dünyası Kütüphanelerine Kitap Bağışı Kitap En Sağlam Köprüdür projemiz kapsamında bugüne kadar Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Kuzey Makedonya, Azerbaycan ve Kosova’ya toplamda 45.000’i farklı olmak üzere toplamda 100.000 kitap bağışladık. Bu yılda bu projeye Özbekistan’a toplamda 20.000 kitap bağışlayarak devam edeceğiz.


Daha bahsedilecek çok proje ve yaptığımız iş olsa da, biz üyelerimiz telif haklarını korumak, onların ulusal ve uluslararası alanda eseriyle tanıtmak ve de ülkemiz için elimizden geldiğince İLESAM olarak üretmeye ve çalışmaya devam edeceğiz.


Geçmişten günümüze Türk Edebiyatı’nda yaşanan değişimleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Mehmet Nuri Parmaksız Edebiyatı’nı ileride nasıl bir durumda nasıl bir noktaya ulaşmış halde görmek ister?


Her devrin kendine göre bir estetiği var, çağımız teknoloji çağı ve dijital bir dünyaya doğru gidiyoruz. Edebiyata karşı insanlarımızın ilgisinin azalmamasını istiyorum. dijital dünya belki de dijital bir edebiyat ve sanat kolunu ortaya koymaya başladı. Bunun hem olumlu hem olumsuz tarafları var lakin her devirde edebiyat ve sanat kazanmıştır. Bu sorunuza bir tespitim ve çözüm yolumla cevap vermek isterim.


Geleneği tamamıyla özümsemiş ve onu gelişen teknolojinin tesiri altındaki kültürün içine adapte edip uyarlayacak, bunu yaparken de, bugünkü yaşam standartlarını göz ardı etmeyecek sanatçılara ihtiyacımız var. Gelenekten yararlanma meselesine “gelenekten yararlanma sanatsal bir kaygı olduğu kadar, olguya doğru bir tarih bilinciyle yaklaşılmadığı zaman, kaygı verici olumsuz boyutları da beraberinde getirmektedir. Bu olumsuz boyutları (gerici, feodal, yoz ve kozmopolit tutumlar içinde) salt aktarmacılıkta kalan, popülist ve uvriyerist tuzaklar olarak niteleyebiliriz.” Fakat tarihi, kültürü geleneği, doğayı, çevreye uyumu, kısacası her şeyi sorgularken, geleneğin normlarına aykırı düşmememiz lazım. Eserlerimizi oluştururken çok yönlü düşünmeli, her tekniği kullanmalı ve toplumumuzu bozacak her hareketten kaçınmalıyız. Post-modernizm insanlığı ileri götürmek içindir; insanların arasını açmak ve toplumu bölmek için değil. Elimizdeki silahı doğru hedeflere yöneltmeliyiz, yararlı işler için kullanmalıyız. Böylece hem biz kazanırız hem de toplumumuz. Bütün bu anlattıklarımdan sonra post-modernist bir cümle ile yazıma son verirken, bu cümleden herkesin kendine göre bir anlam çıkaracağını ümit ediyorum:


"Hayatımızın girift bir çıkmaza girdiği, eşyanın insan hayatına bu kadar tesir ettiği şu devirde, ikilemler içerisinde kalan insanların mutlu olmak için kurduğu hayaller, bu dünyadan çok uzakta..."


Son olarak eklemek istediğiniz birkaç cümle alabilir miyiz?

Öncelikle sizlere teşekkür ederim, faydalı olabildimse ne mutlu bana. Birkaç cümle değil de, beni yazar ve şair eden hatıramı paylaşayım sizinle:


Lise birinci sınıftaydım, İngilizce öğretmenimiz şiir yazdığımı duymuş. Benden şiir defteri istedi, eşinin Cağaloğlu’nda bir yayınevinde çalıştığını söyledi. Ona şiir defterimi verdim, ne de olsa ismi şaire çıkmış biriydim. Şiirlerim okuldaki arkadaşlarım tarafından beğenilmekte ve takdir edilmekteydi.


İki hafta sonra öğretmenim, şiir defterini geri verdi. İçinde bir not olduğunu söyledi. O iki hafta boyunca ne hayaller kurmuştum. Öğretmenim eşi şiirleri beğenecek ve o yayınevi şiir kitabımı basmak için bana teklifte bulunacak diye düşünüyordum, çocukluk işte.


Not iki sayfadan oluşuyordu. İlk sayfada şiirim hakkında övgü dolu sözler art arda sıralanmıştı. Öğretmenim eşi, beni şiire verdiğim emekten dolayı kutluyor ve sanat aşkımı övüyordu. Okuduğum cümleler beni mest etti, sevinçten uçuyordum. Hiç unutmam ilk sayfanın sonu şöyle bitiyordu:


“Sevgili Mehmet Nuri Parmaksız, eğer gerçekten şair olmak istiyorsan ikinci sayfayı oku, yoksa bu kağıdı yırt art.”


Evet, ben şair olmak istiyordum. İkinci sayfayı çevirdim. O sayfada yazanların özeti şu:


Şiirimin eksiklerinden bahsediyor, bu şiirleri çok büyütmemem gerektiğini anlatıyor; kısacası bunların şiir olmadığından, sadece manzume olduğundan ve şair olmak için bu şiirleri yırtıp, işe yeni baştan başlamak gerektiğinden bahsediyor ve bana uzun bir reçete şeklinde yapmam gerekenleri anlatıyordu. Unutuyordum, şair olmak için sadece şiir değil, düzyazı da yazmam gerektiğini de birkaç defa hatırlatıyordu.


İşte o ikinci sayfayı okuyunca dünyam ve hayallerim yıkıldı. Bir zaman şiire küstüm ama sonra toparladım. Şair olmak istiyorsam o reçetedekileri yapmam lazımdı. İşe koyuldum sonrası malum. Her zaman görmediğim ama benim üzerimde hakkı olan, ismini bile bilmediğim o şahsa şükranlarımı sunarım. Allah ondan razı olsun; çünkü o şahsın yazdıkları olmasaydı gözüm kim bilir ne zaman açılırdı?

104 görüntüleme0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör