• Can Kilercioğlu

Fırsat Eşitliğine Neden Karşı Olmalıyız?

Fırsat eşitliği, alt sosyo-ekonomik gruplarda hayata başlayan bireylerin, daha iyi durumdaki gruplara mensup bireylerle eşit koşullarda fırsatlara sahip olması için devlet tarafından yapılan yeniden dağıtımdır. ‘’Fırsat eşitliği kavramı, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, istihdam gibi alanlara herkesin hiçbir ayrım yapılmaksızın eşit bir biçimde girebilmesini ifade etmektedir.’’(İnan ve Demir, 2018, s.339).


Böylece, hayata eşit koşullarda başlamayan kişiler arasındaki dengesizlik giderilmeye çalışılır. Fırsat eşitliği kavramı o kadar yerleşmiştir ki "Fırsat eşitliğini desteklemeli miyiz?" sorusu atlanarak, "Fırsat eşitliğini nasıl sağlarız?" sorusu gelmektedir. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak, kamu politikaları çerçevesinde devlete geniş bir yetki verilmesi gerekir ki devlete verilen geniş yetkiyle, sınırsız bir yetki arasında hemen hemen fark yoktur. Çünkü devlet, diğer organizasyonlardan farklı olarak yasal olarak şiddet kullanma hakkına sahiptir ve devlet gücünü elinde bulunduranlar, daha fazla şiddet kullanarak başkalarının aleyhine olacak şekilde kendi durumlarını iyileştirebilirler.


İşte bu noktada fırsat eşitliği, özgürlüğümüzün ve mülkiyetimizin elimizden alınmasına giden yolun iyi niyetli bir destekçisi olur. Yazının devamında fırsat eşitliğine neden karşı olmamız gerektiğini kolektifleşmiş haklar, yasal soygun ve eğitim hakkı başlığında anlatacağım. Son olarak da fırsat eşitliği lehine olan argümanları inceleyeceğim.


Kolektifleşmiş Haklar

Bir insanın bedenine, onun rızası dışında yapılacak müdahalelerin haksız olduğunu göstermek ve adalet teorisi kurmak için şu soruyu sorabiliriz: Bir insanın bedeni kime aittir? Lafı uzatmadan her insanın kendi bedeni üstünde hakimiyeti olduğunu ve yine kendi bedeni üstündeki tüm haklara sahip olduğunu söyleyebiliriz. ‘’…her bireyin yaşamını sürdürebilmek ve inkişaf edebilmek için, düşünmesi, öğrenmesi, hayattaki amacını ve bu amaçlara ulaştıracak araçları seçmesi gereklidir. Kendi kendisinin sahibi olma hakkı, insana, bu hayati eylemleri cebri bir müdahaleye uğramaksızın yerine getirme imkanını sağlar’’ (Alıntılayan Taner, 2010, s.102).


Kendi bedenine sahip olan kişi, kendi emeğinin de sahibidir. Böylece sahipsiz bir mala kendi emeğini katarak onun mülkiyetini kazanabilir veya zaten mülkiyetine sahip olduğu bir malı, karşılıklı anlaşmaya vararak takas edebilir. Kurduğumuz bu adalet teorisinde metodolojik bireycilik takip edildiğinden, sadece bireyin hak sahibi olabileceği sonucunu çıkarabiliriz. ‘’Praksiyoloji tüm eylemlerin ancak bireyler tarafından icra edilebileceklerini savunur. Eylem bireye has bir mahiyet arz eder; bu bağlamda kolektif eylemler ontolojik olarak bireye bağlı olmak durumundadırlar. Nitekim bir eylem, ancak bireyler tarafından atfedilen anlam sonrasında kolektif olarak kabul edilebilir.’’ (İncetahtacı, 2019, s.15). Bu sebeple toplumun veya herhangi bir kolektif grubun hakları yoktur.


"Fırsat eşitliği için toplumca ne yapmamız gerekir?" sorusuyla beraber, yukarıda bahsedilen adalet teorisi tamamen çöker. Çünkü bu soruyla ilk olarak bireysel haklar geri plana itilerek toplumsal bir fırsat eşitliği hakkı kabul edilmiş ve sonrasında tek problem bu fikri gerçekleştirmekte kullanılacak araçlar olmuştur. Eğer bir kişi, yoksullar konusunda toplumun ne yapması gerektiği üzerinden konuşuyorsa, insanların yaşamlarının topluma ait olduğunu, kendi hayatlarını devam ettirme ve hayatlarının amacını belirlemede, toplumun tasarrufta bulunma yetkisi olduğunu kabul etmiştir. Herkesin, bir başkasının hayatı üzerinde yetkisi olduğunu ileri sürmek, öz sahipliği ve kişinin kendi üstündeki yaşama hakkını toplumun keyfine sunmasıdır. Halbuki herkes sadece kendi bedeni üstünde hakimiyete sahiptir. ‘’Sadece bir temel hak vardır: Bir insanın kendi yaşamı üzerindeki hakkı. Diğer tüm haklar onun sonucudur.’’ (Rand, 2008, s.141).

Fırsat eşitliği konusunda toplumun hangi görevleri yerine getirmesi gerektiğini olduğunu sormak; toplumun ahlakın kaynağı, standardı ve ölçüsü olduğunun ön kabulüdür. Bunun anlamı toplumun canının istediği her şeyi yapabileceğidir. Çünkü toplum diye bir varlık olmadığından, toplum sadece teker teker var olan insanlardan oluştuğundan, toplumun çoğunluğunu temsil eden kişilerin gerçekleştirmek istediği kaprisi etik olarak kabul ettirmeye yetkili oldukları ve öteki insanların da ‘’toplumun’’ kaprislerine hizmet etmekle yükümlü olduğu anlamına gelir. ‘’Bu gibi kabile zihniyetinin ayırt edici özelliği, insan yaşamını herhangi bir kamusal proje için bir saman, yakıt veya araç olarak görme şeklindeki tartışılmaz görüştür’’ (Rand, 2008, s.124).


Dahası, sadece negatif haklar ‘’hak’’ statüsünde olabilir. Bu haklar, diğer insanların fiziksel zorlaması veya müdahalesinden bağımsız olma anlamına gelir. Negatif haklar birbiriyle çatışma içinde olmadan var olabilirler. Eğer birinin hak olarak öne sürdüğü şey, başka haklarla çelişiyorsa, bu bir hak değildir ve olamaz. .

‘’…eğer bir insanın pozitif bir hak olarak sağlık hizmeti almaya, bir doktorun da negatif bir hak olarak kendi emeğine sahip olmaya hakkı varsa, bir çatışma çıkacaktır.’’ (Alıntılayan Yaman ve Tarhan, 2021, s.140).


Bazı taleplerin başına ‘’hak’’ sözcüğünün eklenmesi, o talebi hak kılmaz. Fırsat eşitliği talebi, para kazanan birinin zorunlu olarak bir başkasına ödeme yapmasını gerektirdiğinden, özgürlük ve mülkiyet hakkıyla çelişir. Hiçbir insan istemediği bir zorlamayı veya gönüllü olmadığı bir hizmeti diğerlerine dayatamaz. Bu bakımdan başkalarının özgürlükleri ve mülkiyeti üzerinde hak iddia edilemeyeceğinden, fırsat eşitliği altında başkalarının hayatları ve malları üzerinde tasarruf etme hakkı, diğer bir deyişle ‘’köleleştirme hakkı’’ diye bir şey olamaz.


Yasal Soygun

Fırsat eşitliği için başvurulan araç, birçok konuda olduğu gibi hırsızlıktan dolayı ceza almayan ve yasal soygun aracı olan devlettir. Böylelikle fırsat eşitliği, devletin silah zoruyla başkalarının mallarına el koymasını ve yeniden dağıtılmasını onaylamaktan geçer. Bu da adalet teorisinin mülkiyet kısmının ihlalini oluşturur. Mülkiyet hakkını koruması gereken devlet, şu durumda bir başkasına yardım etme amacıyla hırsızlığı kendi kendine meşru kılar. Bastiat’a göre hukuktaki yozlaşmanın nedenlerinden biri de sahte bir hayırseverliktir. Hukuk bir yardım aracı değildir. Devlet yardımlarını desteklemek, bizi daha iyi veya daha hayırsever biri yapmaz.


Aksine, hırsızlığı savunan ve eline güç geçtiği takdirde, herhangi bir talebi başkalarının gasp edilmesiyle yapılmasını onaylayan kötü insanlar yapar. Hukuk zorunlu olarak güç kullanılmasını gerektirir ve eğer suç işlememiş insanlara, başkalarına yardım etme amacıyla güç kullanılması yasallaşırsa, hırsızlığı önlemesi gereken devlet hırsızlığı yasallaştırmış ve hırsızlara karşı kendi mülkünü koruyanları da suçlu durumuna düşürmüş olur. ‘’Hukukun doğal işlevi adaletin korunmasıdır, o kadar ki halkın kafasında adeta hukuk ve adalet tek ve aynı şeydir. Bu yüzden hepimizde yasaya uygun olan her şeyin aynı zamanda adil olacağı konusunda güçlü bir kanaat vardır. Yanlış olan bu düşünce nedeniyle, soygun olayı yasal hale getirilerek insanların vicdanında meşrulaşabilmekte, hatta kutsallaştırılabilmektedir.’’ (Bastiat, 2017, s.20).

Eğitim ve sağlık gibi konular hemen hemen herkesin isteyeceği ve başkalarının da sahip olmasını isteyeceği hizmetlerdir. Fakat bu iyi niyetli taleplerin arkasına saklanarak, hırsızlık meşru kılınamaz. Hırsızlığın yasayla veya çoğunluk tarafından desteklenmesi, hırsızlık eylemini değiştirmez. Hatta başvurulan araç, iyi niyeti de ortadan kaldırır. ‘’Sivil toplumun düşmanı bireysel özgürlükler değil, devlettir. Devlet bizi birleştiren bağları koparıp atar, çünkü yetkileri ve kaynakları elinde toplar ve merkezileştirir; zamanımızdan paramızdan ve şefkatimizden taleplerde bulunarak bireysel sadakatimizi zayıflatır.’’ (Ashford, 2015 s.16).


Başkalarına ne zaman yardım edeceğine veya yardım etmeyeceğine münferit olarak insan karar verme hakkına sahiptir. Kolektif bir organizasyon olan toplumun, bu konuda hiçbir hakkı yoktur. Şu durumda, yine de hayata kötü şartlarda başlayanlar için toplumun ne yapması gerektiği sorulabilir. Cevabı ise çok basittir. ‘’Bir defasında Barbara Branden’a bir öğrenci tarafından ‘… yoksullara ne olacaktır?’ sorusu sorulmuş ve o, bu soruyu şöyle cevaplamıştır: ‘Eğer siz onlara yardım etmek isterseniz, kimse size engel olmayacaktır.’’ (Rand, 2008, s.120).


Eğitim ‘’Hakkı’’

Fırsat eşitliğinin en çok üstünde durulan konusu eğitimde fırsat eşitliğidir. Bu talebin gerçekleştirilmesi için de bulunan en iyi(!) yöntem hırsızlık ve devamında muhtemelen bunu takip edecek, diğer fırsat eşitliği taleplerinden farklı olarak, hürriyetinden alıkoyma suçudur. Ayrıca fırsat eşitliği aleyhine olarak yukarıda belirtilen argümanları, eğitim hakkı için de aynı eleştirileri taşır. Öz sahiplik ilkesini çocuklara uyguladığımız zaman şunu diyebiliriz ki her çocuğun kendi bedeni üstünde hakimiyeti vardır ve kendi hakimiyetinden kaynaklanan haklarını başkalarına zarar vermediği sürece dilediği biçimde kullanabilir. Fakat çocukların yaşı gereği kendi bedeni üstündeki hakimiyeti kullanmaya muktedir değildirler.


Bu sebeple her çocuk bakıma ve kendisiyle ilgilenecek bir yetişkine ihtiyacı vardır. Çocuğun bakımının yapılması için 2 alternatif vardır: ailesi ve ailesinin seçtiği kişiler veya başka herhangi diğer kişi(ler). Çocuğu dünyaya getirme eyleminin, onun üstünde söz söyleme hakkını ebeveynlere verdiğini söyleyebiliriz. Türk Medeni Kanunu madde 340’a göre ‘’Ana ve baba, çocuğu olanaklarına göre eğitirler ve onun bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlâkî ve toplumsal gelişimini sağlar ve korurlar.’’ Fakat bu hak, mutlak bir hak değildir. Yani ebeveynler, çocuğun gelişimine zarar verecek, örneğin onu sakatlayacak veya gelişimini zorlaştıracak bir müdahalede bulunma hakkına sahip değildirler. Çünkü çocuğun bedeni hala kendisine aittir ve ebeveynlerin rolü ise bir emanetçi-sahip veya koruyucu olmaktır. Diğer seçeneğe baktığımız zaman ise çocuğun sahipliği ailesine değil başkasına (devlete) aittir.


Çocuğun kaçırılması veya el konulması, kişinin hürriyetinden alıkoyma suçudur ve cezalandırılması gerekir ki bu suçu herhangi bir vatandaş işlediği zaman cezalandırılır. Fakat devlet hukuk koyma tekeline sahip olduğundan, normal vatandaşlarla aynı kriterlere tabii tutulmaz. Diğer bir deyişle herhangi bir vatandaş için suç olan bir davranış, devlet için suç değildir. Fakat yine de çocukların eğitim için ailelerinden zorla alınıp okullara gönderilmesi, kişiyi hürriyetinden alıkoyma suçunu oluşturur. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 26. Maddesine göre ‘’ Herkes, eğitim hakkına sahiptir. Eğitim, en azından ilk ve temel öğrenim aşamalarında parasızdır. İlköğretim zorunludur’’.


Burada da görüldüğü gibi ilköğretimin zorunlu olması, çocuklarının hayatlarının kendilerine ait olmadığı ve çocukların üstündeki bakıcılık rolünün de aileye ait olmadığı anlamına gelir. Bu durumda çocukların özgürlükleri, devletin (çoğunluğun, bürokratların veya kralın) tasarrufuna bırakılır. Sonuç olarak da hürriyetinden alıkoyma suçu yasallaşır. İlköğretimin zorunlu olmasını devletin veya çoğunluğun onaylaması, bu eylemin daha az ‘’hürriyetinden alıkoyma suçu’’ olduğu anlamına gelmez. Eğer eğitim vermek için çocukların kaçırılması hukuka uygunsa, o halde çocuk kaçakçılarının yapması gereken tek şey çocuklara eğitim vermeleridir. Böylece yapılan her hürriyetinden alıkoyma suçu yasallaşır. Isabel Paterson, zorunlu eğitimdeki despotizmi şöyle anlattı:


‘’Siyasi kontrol, doğası gereği, uzun vadede bir okul müfredatı çıkararak hem hakikatlere hem de fikirlere ilişkin önermelere karşı yasama faaliyetinde bulunmak zorundadır. En kesin ve oraya konulabilir bilimsel bilgi gerçekten bazı noktalarda siyasi otoriteye hoş gelmeyecektir. Zira bu bilgi, siyasi otoritenin ahmaklığını ve onun kötü etkilerini ortaya koyacaktır. Mantıki sorgulamayla Rusya’daki ‘diyalektik materyalizm’in son derece saçma oluşunu bir kimsenin göstermesine izin verilmeyecektir. Ve siyasi otorite eğitimi kontrol etmeye yetkin addedilirse, bu bir ülkedeki kazanım sayılmalıdır."


Eğitim materyalleri zorunlu olarak konular, dil ve bakış açıları bakımından seçilmiş materyallerdir. Öğretimin özel okullar tarafından yerine getirildiği yerlerde, farklı okullarda hatırı sayılır bir çeşitlilik olacaktır. …Hiçbir yerde, zorunlu eğitim felsefesi olarak devletin üstünlüğünü öğretmek için herhangi bir zorlama olmayacaktır. Ama siyasi olarak kontrol edilen her eğitim sistemi, er veya geç, -ister kralların ilahi hakkı, isterse demokrasideki halk iradesi olarak- devlet üstünlüğü doktrinini telkin edecektir. Bu doktrin bir kez kabul edilmiş olduğunda; vatandaşın hayatı üzerinde siyasi gücün baskısını kırmak nerdeyse insanüstü bir görev haline gelmektedir. Zira artık devlet, söz konusu vatandaşın bedenine, mülkiyetine ve doğuştan gelen güçlerden müteşekkil zihnine sahip olmuştur. Ahtapot çok geçmeden zehrini bırakacaktır. Vergi destekli, zorunlu eğitim sistemi totaliter devletin eksiksiz modelidir.’’ (Alıntılayan Rothbard, 2014, s.30).


Fırsat Eşitliği Lehine İtirazlar

Fırsat eşitliğini lehine olabilecek argümanlardan ilki bilgisizlik peçesi ve fark ilkesidir. Bu kavramlara göre insanlar doğmadan önce hangi ekonomik sınıfta bulunacağını, cinsiyetleri, ırkını vb. bilemeyeceğinden, herkese tarafsız ve eşit davranılmalıdır. ‘’Rawls bilgisizlik peçesi aracılığıyla özgürlüklerin en az şanslı olanın lehine kullanımını artırmak için fark ilkesini geliştirmiştir. …Rawls devletten en şanssız olan lehine düzenleme talep eder. Fark ilkesi gereğince piyasa işleyişi ile dağılan gelirin yeniden dağıtımının yolu açılır’’ (Alıntılayan Yaman ve Tarhan, 2021, s.53).


Bu argümana göre hiç kimse kendi hayatının sahibi değildir. Herkes, bir başkasının hayatını yönetmede ve hedeflerini gerçekleştirmede hak sahibidir. Böylece insanların varlığı kendi içinde bir amaç değil, bir başkasının hayatını devam ettirmek için kullanılacak araçlar haline gelir. Ayrıca mülkiyetin dağıtımında devlete görev verilmesi, mülkiyet hakkına bireylerin değil de toplumun sahip olduğu anlamına gelecektir.


Fakat bir insan, sahipsiz bir malı kendi emeğiyle sahiplendiğinde veya zaten sahip olduğu bir malı takas ettiğinde, açıkça kendi hakimiyeti üzerinden bu tasarrufları gerçekleştirmiş olur. Eğer kişi, meşru yollara elde ettiği mala sahip değilse, o malların sahibi kim olacaktır? Bu soruya; toplum, diğer bir deyişle o mala meşru yollarla kazanan kişi dışında herkes demek açıklanamayacak kadar saçmadır. Bu sebeple, devletin malları yeniden dağıtıma sokması meşru değildir.


Fırsat eşitliği lehine olan bir diğer zayıf argümansa, fırsat eşitliğinin herkese yarar sağladığıdır. Öncelikle bu bir argüman statüsünde bile değildir. Bir şeyin faydalı olması, o şeyin zorunlu olarak dayatılmasını gerektirmez. Birçok şey faydalı olabilir, örneğin spor yapmak. Bunun için de devlet herkesin evine polis gönderip, spor yapmaya zorlamalı mıdır? Bu argümanı sadece faydalı olduğu için savunanlara göre cevap evettir.


Kaldı ki fırsat eşitliğinin, örneğin eğitim için fırsat eşitliğinin sağlanmasının fayda getireceği doğru değildir ve tamamen varsayıma dayanır. Bu, basit bir görünen görünmeyen safsatasıdır. Eğitim için alınan paralar sayesinde, toplumun ileride nitelikli bir kişi kazanacağı ve herkese fayda sağlayacağı söylenir. Bu ödenen paranın görünen yüzüdür. Bir de eğitim harcamasının görünmeyen yüzü mevcuttur.


Eğer biri, eğitim için zorunlu olarak 10.000TL öderse, artık elinde harcayacağı 10.000TL daha az paraya sahip olduğu anlamına gelir. O halde fayda kıyaslaması yapanlar, neye dayanarak eğitim için ödenen paranın daha faydalı olduğunu savunurlar? Herkes kendi çıkarlarını en iyi kendisi bildiğinden, o parayı kendisinin mi kullanacağını, yoksa bağış mı yapacağını bilebilir. Böylece elindeki parayı kendisine en çok yarar sağlayacak şekilde kullanabilir. Eğer bu seçim hakkının yerini zorunlu vergilendirme alırsa, kendisi adına harcayacağı parayı eğitime ödeyenler zarara uğramış olur. Şu durumda hangisinin daha çok fayda getireceği kişiden kişiye değişeceğinden, eğitim için para ödeyip ödenmeyeceği bireysel tercihlere bırakıldığında, kimlerin bu işten fayda sağladığını ve kimlerin zarara uğradığını görebiliriz.


Dahası, bu yarar argümanı, eğitime ödenen paraların büyük miktarlarda zarar getirmesine tamamen gözlerini kapatır. Vergiler üzerinden eğitim alıp da okulu bırakanlar veya aldığı eğitimi, normal hayatında hiçbir zaman kullanmayanların oluşturduğu zarara ne olacaktır? Son olarak şu söylenebilir ki fayda hiçbir işleme tabi tutulamaz. Toplanamaz, çıkarılamaz, çarpılamaz ve bölünemez. Herkes, kendisi için neyin yararlı olduğunu bilebilir ve bunu da işleme tabi tutmadan, sübjektif tercihleri belirler. Bu sebeple bir başkası için fayda hesaplaması yapmak boşunadır.


Sonuç

Toparlamak gerekirse, fırsat eşitliği iyi niyet arkasına saklanmış bir dizi suçtan ibarettir. Maalesef ki fırsat eşitliği için atılacak her adımda devlete başvurulmuştur. Böylelikle bireysel hakların yerini kolektif haklar almış, her insanın bir başkası için çalışan köle durumuna getirilmiş, hırsızlık savunulmuş, çocuklara karşı yapılacak olan hürriyetinden alıkoyma suçu desteklenmiş ve toplamdaysa özgürlüğümüz bir çırpıda teslim edilmiştir. ‘’Zorunlu olarak güç kullanımını gerektiren hukuk, herkesin haklarını koruma amacının dışına taştığı takdirde, emrine verilen gücü, kişilik, özgürlük ve mülkiyet haklarına karşı kullanacağından yozlaşma süreci başlar.’’ (Bastiat, 2017, s.30).


Saydığım bu sebeplerden dolayı fırsat eşitliğinin teorisi zayıf olmakla beraber, pratikte de en temel haklarımızı çiğnediğinden, fırsat eşitliğine karşı olmamız gerekir.

31 görüntüleme0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Ayna