• Zeynep Yaman

Anahtar

Özgürlük nedir? Nerededir? Kumsaldaki kum tanelerinin sonsuzluğunda mı? Denizlerin uçsuz bucaksızlığında mı yoksa onu masmavi gökten ayıran ufuk çizgisinin uzanışında mı? Belki de sadece minik bir çocuğun ellerinde…

Sıcak bir haziran günüydü. Mahallemizde ufak bir tur atmak için dışarı çıktım. Mahallemiz sakin, sessiz ve küçüktü. Baş döndürücü güzellikteki kokularıyla rengârenk çiçekler, kapıların önünden eksik olmazdı. Çocuklar tüm gün oradan oraya koşar, yeni yeni oyunlar türetirlerdi. En minik ve uysal olanları Yusuf idi. Çelimsiz ama koca yürekli bir çocuktu, oldukça iyi anlaşırdık. Ufak tefek olduğu için ona Yusufçuk derdim.


Gezintim sırasında uzaktan Yusuf’u gördüm. Stresli bir şekilde oradan oraya yürüyordu. Doğruyu söylemek gerekirse onu pek bu hâlde göremezdiniz. Bir şeyler mırıldanıyor gibi görünüyordu. Uzaktan ne kadar seslendiysem nafile…


— Hey, Yusufçuk! Duyuyor musun?


— Buldum! Anahtar lazım. Evet, mutlaka bir anahtar olmalı. Ama nerede? Düşün, düşün. Anahtar, anahtar, anahtar!


— Anahtar mı, neyin anahtarı?


— A-nah-tar?


Sıkça tekrar etmesi kelimeyi anlamsızlaştırmıştı. Stres ve tedirginliğin etkisiyle kapıldığı sıcaklık dalgası; alnındaki ter damlalarıyla birlikte düşüncelerinin de buharlaşmasına sebep olmuş, elini ayağına dolaştırmıştı. Sevgiyle başını okşadım. Beni görmek onu biraz da olsa rahatlatmışa benziyordu. Neler olduğunu sorduğumda minik sağ elinin işaret parmağıyla dev tırın hemen yanında konuşan topluluğu gösterdi. Mehmet Efendi haricindekileri tanımıyordum, bu mahalleden olmadıkları kesin. Mehmet Efendi, Yusufçuğun babası, mahalledeki en sert insandı. Gülümsediğini gören olmamış. Çoğu zaman otoriter olmaya çalışsa da bunu başardığı pek söylenemez, yine de sevilir ve sayılır.


Biraz yaklaşıp konuşmalara kulak misafirliği ettim. Daha sonra ise kafeslerce kuşun tıra yüklenmekte olduğunun farkına vardım. Bu kadar güzellerini daha önce hiç görmemiştim. Çeşitli renk ve cinslerde yüzlerce kuş vardı ve cinslerine göre üçer beşer kafeslenmişlerdi. Kafesleri tıra yükleyen adam sürekli kafesleri birbirine çarpıyor, zavallıcıkların korkmasına ve birkaç saniyeliğine kanatlanmaya çalışmalarına sebep oluyordu. Adam ise artan cıvıltılara hepten sinirleniyor, birkaç küfür savurup işine devam ediyordu. Bu bir hayvan ticareti meselesi olmalıydı.

Yusufçuğun ne demek istediğini şimdi anlamıştım. Başını ellerim arasına alıp ona cesaret vermek için kafamı salladım daha sonra ince bir dal parçasıyla yerdeki kuma şekiller çizerek planımızı tartışmaya başladık.

Kafesleri yükleyen adamın pek bir dikkatsiz olduğu aşikârdı, cebinden sarkan anahtarlara sahip çıkması gerekecekti ancak minik Yusufçuğun varlığını bile hissetmedi.


Son kafesler de yüklenmişti. Kafeslerle birlikte tırın içinde olan Yusufçuğu koruma görevi de bana düşüyordu. Yusufçuğun işaretini kaçırmamak için tüm duyularımı sonuna kadar kullanıyor, hiçbir şeyin dikkatimi dağıtmasına izin vermiyordum. Bir yandan da etraftakileri oyalıyordum. Zaten yola çıkmaları mümkün görünmüyordu çünkü birileri anahtarlığını kaybetmişti. Hep birlikte anahtarlık aramaya başladık. Yere eğilip aracın altını arıyormuş gibi yaparken Yusufçuğun işaretini bekledim.


Tık tık tık tık… İşte bu! Derin bir nefes aldım ve tırın iki kapağını sıkıca tutup sonuna kadar açtım, ardından hızla Yusufçuğu kapıp kargaşanın içinden çıkardım. Parlak tüylerindeki göz alıcı desenlerle yüzlerce kuş dışarı fırlamıştı. Başarmıştı! Minik elleriyle doğru anahtarı bulup tüm kafesleri açabilmişti. Mehmet Efendi’ye sesini çıkaramayan mahalle sakinleri de bu manzara karşısında rahatlamıştı. Herkes şaşkınlıkla gökyüzüne bakıyordu. İşte ben özgürlük diye buna derim!

32 görüntüleme0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör