• Melih Taşcı

Av

Merhaba sevgili okurlarım, hani demiştim ya akşam olmasını beklerken büyükbabam ile Av macerasına atılmıştık. Bu av aslında hiç de normal değildi… İzin verin size olayları anlatayım.

Büyükbabam her zaman olduğu gibi yaşına bakmaksızın heyecanlanıyordu. Ağabeylerimin eline tutuşturduğu tüfeklerin alev almasını sabırsızlıkla bekliyordu. Bu bekleyiş attığım adımları saymamam için ağrıyan bacaklarımla uzamaktaydı. Küçük bedenim ve küçük adımlarımla yürümek o kadar zordu ki ağabeylerimin beni beklemesini isteyemeyecek kadar soluksuz kalıyordum. Sonunda piknik alanından uzaklaştığımızda ormanlık bir alana dalıverdik. Büyükbabam bize yolu gösteriyordu. Ağabeylerim ise neşeyle bir şeyler sayıklıyorlardı. Onlardan susmalarını isteyecektim çünkü hayvanlar gürültüden kaçabilirdi, bu da avı uzatırdı. Av uzarsa asla atlıkarıncaya binemeyecektim, bu korku ağabeylerime bağırmamı sağlayacak kadar güçlendirmişti beni. “Durun artık!” dememle yere kapaklanmam bir oldu, çarpık bir ağacın eğri uzayan gövdesi tarafından ben, sevgili prensesiniz yere düştü. En sevdiğim montumun yırtılmasına ramak kalmıştı, hem ağabeylerime hem de o ağaca o kadar kızgındım ki… Sonradan sözlerimin gerçekten işe yaradığını fark ettim. Ağabeylerim artık çığlık atmıyordu. İkisi de bana doğru bakıp gülümsüyorlardı. Sırayla ikisi de silahlarını bana doğrulttular, o an ki korkumu bu sözlerimi yazıya taşıyan zavallı bile anlayamayacak ne yazık… Bana kalkmamı ve onlara yetişmemi söylediler. Ben de denileni yaptım. Ancak tetiği çekti. Aklı pek yerinde değildi, bu şanslı kulunu kurtaran tanrım beni o gün salak ağabeyimle ödüllendirdi. Tüfeğin emniyetinin açık olduğunu anlamamıştı kendisi.


“Nerede bunun mermisi?” diye söylendi. “Bende değil” diye cevapladı diğeri. Büyükbabam gelip beni yerden kaldırmasaydı o tüfeği aldığım gibi ikisini de vuracaktım. Gerçi orada onları vursaydım Arkadaşımı asla bulamazdım. Ben de onların bu kısılmış ruhlarını affettim. Günler gibi gelen bir süreden sonra yürümeyi kestik, bizi durduran büyükbabamdı.

“İşte orada” dedi bize, “İşte hayvanlar.” Ben büyükbabamın işaret ettiği yerde hiçbir şey göremiyordum. Ağabeylerim görmüş olacaklardı ki silahlar patladı. Bir çığlık duyuldu ardından. Bir hayvan havlıyordu durmaksızın. Ama çığlık atan bir hayvan değildi, bir çocuk sesiydi bu. Ben kan görmek istemiyordum. Ağabeylerimin peşinden gitmedim. Büyükbabam ve ağabeylerim getirdikleri ölü hayvanların derilerini soydular. Parçalara böldüler ve şişe geçirip kötü kokan bir çevirme yaptılar.

Kemiklerinden ayırdıkları etleri dakikalar içinde yediler. Ben dokunmadım bile. Büyükbabam kemikleri gömerken ben bir kemiği kimse görmeden kaçırdım. Havlayan köpek ağlıyor gibiydi, ben de ona kemiği verdim. Nedense köpek kemiği kokladı ve daha çok ağlamaya başladı. Oysaki köpeklerin kemik sevdiğini sanırdım. İnsan kemiğini beğenmemişlerdi belki de…

Köpeklerin kemik seçtiğini öğrendiğim o günden beri ben de yemek seçmeye başladım. Bir köpekten ne eksik yanım vardı ki benim, ben bir prensestim. O kaçırdığım kemik bazı hayırsızların bizi bulmasına yol açmıştı. Ama sonuç değişmedi. Köpek o kemiği beğenmedi.

27 görüntüleme0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör